Şur ne demek?
Sur: Özel hal. Hal; Hakk’ın kelamını veya ibretli bir sözü duyanda, veyahut sema yapan salikte ortaya çıkan durum’a denir.
Arapça, hal, rütbe, önemli iş, tabiat, ihtiyaç gibi anlamları olan şe’n kelimesinin çoğuludur. Şuûn-ı Zatiyye (zata ait işler): Zat-ı Ehadiyyetteki hakikat ve aynların nakışlarından ibarettir. Tıpkı ağacın, yaprakların, çiçek ve meyvelerin, tümünün birden, çekirdekte bulunduğu gibi. Bu, vahidiyyet hazretinde ortaya çıkar, kalem ile ayrıntılı hale gelir.
Arapça, bir kelime olup Türkçe’de de kullanılır. Yapılan iyiliği öğme anlamındadır. Nimetin değerini bilmek, ilim, hal ve amel ile olmak üzere üç türlüdür. Alimlerin şükrü dilde, abidlerinki fiilde, ariflerinki haldedir. Abdülkadir Geylanî, dil ile yapılan şükrün, nimetin Allah’tan olduğunu, kabul edip, onu halka bağlamamakla meydana geldiğini söyler. Kalp ile şükür de, “sendeki nimetlerin tümü, dışta ve içte, harekat ve sekenatındaki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesinin, başkasından değil, ancak Allah’tan olduğuna, sürekli sağlam bir şekilde inanmakla, olur. Şükredene şâkir, şükürden aciz olduğunu idrak edene de şekûr denir.
Arapça, ürküp kaçmayı ifade eden bir kelime. Hakikat menzillerinden uzaklaştıran sıfatlardan kaçmak, hukuka yapışmak. Tusî, Şürûd’u anlatırken şöyle der: Salik’in hayatı boyunca sığınma durumunda olması ve ayıklığını, sıdk üzere bulundurması gerekir. Aksi halde, üzerine şürûd varid olur ve herkesten, bu durumdan kurtulmak üzere dua talebinde bulunur hale gelir. Eğer sık sık vecd sohbetlerinde bulunursa, o zaman şürûddan (ürküp kaçmaktan) kurtulur. Şürûd’a masiva’dan Hakk’a kaçış da denir.
Türk mûsıkîsinin önemli hânendelerinden ve aynı zamanda bestekârlarından olan Bekir Sıdkı Sezgin, İstanbul Şehremini’de, Kadirî şeyhi Hâfız Hüseyin Efendi’nin oğlu olarak dünyâya geldi. İlk ve ortaöğrenimini Isparta ve Muğla’da tamamladıktan sonra 1952’de İstanbul Pertevniyal Lisesi’ne, 1953’te ise Mesud Cemil, Refik Fersan, Hakkı Dermanlı gibi isimlerden oluşan bir heyetin karşısında yüksek başarı gösterip yaklaşık 240 kişi arasından birincilikle Belediye Konservatuvarı’na girerek, 1956’da her ikisinden de mezun oldu. Dinî mûsıkî eğitimine çok küçük yaşta babasının rahle-i tedrîsinde besmele ve Sübhâneke’yle, profan müzik eğitimine ise kendisi de bir ûdî olan annesi Feride Hanım’dan ilk olarak Şerif İçli’nin “Derdimi ummâna döktüm” şarkısını meşk etmek sûretiyle başlayan Bekir Sıdkı’nın anneannesi de mûsıkî öğretmenidir. Bekir Sıdkı, kendi ifâdesiyle, beş yaşında önemli hâfız ve mevlidhanların huzurunda Kur’an’ı hatmetmiş, ilkokula ise dinî mûsıkîde yetişmiş ve bütün makamları öğrenmiş olarak başlamıştır. Dolayısıyla mûsıkî ile hemhâl olmuş bir âile çevresinde yetişmesi, bu vâdide temâyüz etmesini kolaylaştıran en önemli âmil olmuştur. Ayrıca önde gelen hâfızlardan Mevlîd-i şerîf bahirlerini meşk eden, üslûp ve klâsik repertuvar eğitimi alan, nazariyat ve edebiyat alanında da husûsî bir eğitim gören Bekir Sıdkı, müzik eğitiminin kitaptan öğrenilemeyeceğini, bu konuda en doğru yolun fem-i muhsin, yâni üstadların dizinin dibinde oturarak onlardan meşk etmek sûretiyle öğrenim olduğunu belirtmiştir.
Konservatuvar’dan sonra 1959’da İzmir Radyosu’na girerek stajyerliğinin ardından solist ses sanatçısı olan ve 1963’ten îtibâren tambur çalmaya da başlayan Bekir Sıdkı, 1965’te birinci sınıf ses sanatçısı olarak İzmir Radyosu’nda repertuvar ve üslûp hocalığı yapmış, 1974’te aynı radyo bünyesinde klâsik koro şefi olmuştur. 1975’te Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarı’nın Şan Bölümü’nde repertuvar hocalığına tâyin edilen ve aynı zamanda İstanbul Radyosu’nda koro şefliği ve Repertuvar Kurulu üyeliği yapmaya başlayan Sezgin, 1981’de TRT’den emekli olmuş; fakat Konservatuvar’daki görevini vefâtına kadar sürdürmüştür. Burada repertuvar ve üslûp ile yüksek lisans düzeyinde dinî mûsıkî ve seste ileri icrâ dersleri vermiştir.
Tasavvuf mûsıkîsini konserlere taşıyan öncü isimlerden olan ve kırka yakın ülkede konser veren; Türk mûsıkîsi alanında yetkin isimlerce üst noktada bir icrâ kaabiliyetine sâhip olduğu, kültürümüzün bütün verimlerini dinleyene hissettiren bir icrâ başarısını, aynı zamanda âhenk ve renk uyumunu da sağlayan bir verimle ortaya koyduğu belirtilen Bekir Sıdkı’nın sanatında dinî düşünce ve duyuşların mühim bir yeri vardır. Gerçi, klâsik Türk mûsıkîsi, tıpkı kilise korolarından neşet eden Batı mûsıkîsinde olduğu gibi dinî bir mâhiyette ortaya çıkmıştır; lâkin onun lâdinî olarak adlandırılan formlarda seslendirdiği eserlerde de bu duyarlılığın yakalanabileceğini kendi ifâdelerinden anlıyoruz: Bekir Sıdkı Sezgin’e göre, “bir yaprağın kıpırdayışında, bir telin ihtizâzında tevhidi duymuyorsanız, okuduğunuz eserde de hiçbir şeyi duyamazsınız.” O, tasavvufla da meşbû olmuş bir sanatkârdır. “Kâlbimi dolduran, tatmin eden bir şeyler oldu dâimâ; aşkla yaşadım” derken kastettiği budur. Bekir Sıdkı, Batı müziğini tanıyan bir Doğu mûsıkîşinasıdır. Aynı doğrultuda, “kendi kültürümüze yapışıp, ileri milletlerin fenniyle bunu mezcederek” toplumsal manzaramızın değişebileceğine inanması, bu pedagojik formasyonundan bağımsız düşünülmemelidir.
Özcan’dan öğrendiğimize nazaran, Yavuz Sultan Selim’e âit “Sanma şâhım sen herkesi sâdıkâne yâr olur” mısrâıyla başlayan ünlü şiirin şehnaz şarkı formundaki bestesiyle 1962’de bestekârlığa adım atan Bekir Sıdkı, ömrü boyunca, bilhassa klâsik formda ikâ mükemmeliyetine ulaştığı, yüz civârında eser bestelemiştir. Diğer yandan, 1981 – 1982 yılları arasında yirmi iki sayı yayınlanan San’at ve Kültürde Kök adlı derginin genel yayın yönetmenliği ve sanat kurulu başkanlığını yaparak bu mecrâda Türk mûsıkîsi alanında çeşitli makâle ve nota neşirleri ortaya koymak dışında, 1993 – 1994’te, Yapı Kredi Bankası Kültür Yayınları arasında neşredilen “Büyük Besteler Büyük Ustalar” ve “Güldeste” adlı kaset ve cd’lerin danışmanlığını yürütmüş, ayrıca bunların içindeki bâzı eserleri de seslendirmiştir.
Türk düşünce târihinin ve bu târih içerisinde Türk milliyetçiliği düşüncesinin önemli bir merhalesini teşkîl eden, kültür, medeniyet, milliyetçilik ve din konularına eğilerek özgün bir sosyo-kültürel tetkikler külliyâtı ortaya koyan sosyal bilimci Erol Güngör, Kırşehir’de Ahî tekkesinin son şeyhi ve Ahî Evren Camii’nin imamı olan Hâfız Osman Efendi’nin torunu olarak dünyâya gelmiş ve bu mânevî atmosfer içerisinde büyümüştür. Ortaokul çağlarında Osmanlıca öğrenip lise yıllarında husûsî Arapça dersleri alarak millî kültürümüzün kaynaklarına daha o yıllarda eğilmeye başlayan Güngör’ün ilk yazıları da bu yıllarda mahallî gazetelerde neşredilmiştir. Kırşehir Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolan; fakat bu şehirdeki kültür mahfillerinden birisinde Fethi Gemuhluoğlu vâsıtasıyla tanıştığı Mümtaz Turhan’ın teşvîkiyle Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne geçen Güngör’ün üzerinde en önemli tesirin sâhibi de Mümtaz Turhan olmaya devam etmiş, hatta çoğu kimse ilmî kariyerini değerlendirirken onu Ziya Gökalp’la Mümtaz Turhan’dan sonra, birbirini belli bir yöntem içerisinde eleştirerek ilerleyen kültürel bir verâset halkasının son zinciri kabûl etmiştir.
Edebiyat Fakültesi’nde okurken bir yandan da aynı okulda memûriyete başlayan Güngör, öğrenciliği esnâsında Fransızca ve İngilizce öğrenmiş ve mezun olduğu 1961 senesinde Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’nde asistan olarak akademik hayâtına başlamıştır. İlk telif eseri olan ve E. Kırşehirlioğlu takma adıyla yayınladığı Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri kitabında meseleyi ilmî bir zâviyeden ele alarak kültür değişmesi olgusuna eğilmiş, 1963’te çıkan bu eserden sonra, 60’lı yıllar boyunca, kendisini yazıları hâricinde bilhassa meşgûliyet sâhasıyla ilgili belli başlı Batı kaynaklarının çevirisine hasretmiştir. Bunlar, sosyal psikoloji, iktisâdî gelişme, sınıf mücâdelesi, sanayileşmenin kültürel esasları gibi içinde bulunulan çağın sosyal mesele ve değerlendirmelerine adanmış kaynak eserlerdir. Bu çevirilerin bir diğer özelliği, alelâde bir dille ortaya konulmuş ilmî ve kuru temrinler olmamalarıdır. Onu, “XX. Yüzyılda ilmî Türkçe’nin en ehil nümûnesi” olarak gören A. T. Alkan’ın ifâdesiyle, “Erol Güngör’ün Türkçe menşurundan geçen bu kitaplar Türkçe ile telif edilmiş gibidirler.”
Erol Güngör’ün şüphesiz en önemli yanı, milliyetçiliğidir. O, milliyetçiliği bir ilim ve kültür meselesi olarak görmüş, milleti yükseltmenin, çağdaş ve millî bir kültür inşâ etmenin aracı olarak kabûl etmiştir. Onun milliyetçiliğinde romantizm devrine özgü sloganlar, yerini ilmî kriterler içinde suhûletle yapılan değerlendirmelere terk etmiştir. A. T. Alkan’ın tâbiriyle o, “bir kavga teorisyeni değil, ilmî milliyetçiliğin restoratörü” olarak temâyüz etmiştir. Bu bağlamda 1975’te kendi adıyla yayınladığı ve aynı konuya temâs ettiği yazılardan oluşan ilk telifi olarak Türk Kültürü ve Milliyetçilik çıkmış, “Milliyetçilik ve Halkçılık”, “Milli Kültürün Dünü ve Bugünü”, “Millet ve Din Hayatı” gibi temel başlıklar altında Türk milliyetçiliğinin meseleleri sosyal psikolojinin yöntemleriyle ele alınmıştır. Bu ince fakat nitelikli derlemeyle Türk milliyetçiliğini ilmî ölçülerle işlemek konusundaki istidat ve gayretini sürdüren Güngör, kesin hükümlerden uzak ve analitik üslûbuyla, bilhassa yarattığı Osmanlı – Türk ikiliği noktasında eleştirdiği Ziya Gökalp’ı tâdil edercesine milliyetçiliğini Osmanlı mîrâsı, İslâm dini ve gelenekleri ile bu esaslar üzerinde yükselecek bir millî kültür anlayışının uzlaştırılması çabasıyla şekillendirmiştir. Bu bağlamda modernleşme târihimizi ve Batılılaşma mâcerâmızı da değerlendiren ve millî kültüre tepeden inmeci yöntemlerle müdahale eden Batıcı Kemalist seçkinleri de mâkul ve kaliteli bir eleştiri süzgecinden geçiren Güngör, modernleşmenin halka uzak elitistler kanalıyla değil, yerli kültürün unsurlarını siyâsî mecrâya taşıyacak olan orta tabakaya mensup muhafazakâr ve milliyetçiler kanalıyla gerçekleşeceğini savunmuştur. A. T. Alkan, Erol Güngör’ün, “inkılaplar esnasında ‘zaruret’ icabı by-pass edilerek Türk tarihinde gri bir bölge olarak geçiştirilen Osmanlı epizotuna milliyetçilerin dikkatini çekmesi”nin bilhassa 70’li yılların Türkiyesi’nde yadırganan bir “millî tavır” olarak görüldüğünü kaydetmiştir. Burada bâzı “gönüldaş”ları tarafından Osmanlıcı ithâmıyla zemmedildiğini de belirtmekle birlikte Turan, milliyetçiliğe Osmanlı damarını Güngör’den çok önce ve üstelik ilmî değil romantik ve aşırı denilebilecek bir muhabbetle sokanın Atsız Bey olduğunu es geçmiştir. Kaldı ki aynı Osmanlıcı ithâmına Atsız Bey de mâruz kalmıştır.
1980’de yayınlanan Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik adlı çalışmasına Ziya Gökalp’ın, kendisi tarafından onaylanmasa da, kültür – medeniyet ayrımını yapmakla elde ettiği ve Batı medeniyetine dâhil olmamız için kendimize âit değerlerden ferâgat etmememizi sağlamak üzere millî olan her şeyi kültür (hars) kavramına ircâ ederken amaçladığı pratik faydalara değinerek kültür değişmeleri, millî târih, örf ve âdetler gibi temel başlıklar altında değerlendirmelerini açmış; gerek bu eseri gerek iki yıl sonra neşredilen, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik eserinde kültür – medeniyet ayrımını, medeniyet değişikliği meselesini ve dolayısıyla Gökalp’ın en önemli tezlerinden birini, başlı başına kıymet taşıyan bir Türk medeniyetinin varlığını savunarak bu medeniyetin Batı medeniyetiyle ilişkilerini red veya kabûl gibi vülgarize yaklaşımların üzerinde bir alışveriş ilişkisi olarak nitelendirmiş ve kültür – medeniyet dikotomisini reddetmiştir. Aynı anlayış içerisinde İslâm’ın Bugünkü Meseleleri’nde de benzer konulara değinip millî kültürün kaynağını işâret etmiştir: “Türklerin onuncu asırdan itibaren ortaya çıkardıkları her eseri İslâm kültürü içinde bir yere oturtmak, o kültür içinde izah etmek mümkündür. Bizde en ileri gitmiş edebiyat formu olan şiirimize dikkat edilirse, buradaki mazmunların pek çoğunun başta Kur’an ve peygamber sözleri olmak üzere İslâm medeniyet dairesinin ortak kaynaklarına dayandığı görülür. İslâm’a müracaat edilmeksizin bu eserleri anlamaya imkân yoktur. Bunlarda İslâm’ın insan görüşü dile getirilmiş, İslâm’ın temel değerleri işlenmiş, İslâm’a ait olaylar ve mitoloji kullanılmış, kısacası Türk-İslam kültürünün tipik örnekleri verilmiştir.”
Eleştirilerini sâdece Batıcı modernleşmeciler ve inkılâpçılar değil, milliyetçiliği reddeden İslâmcı görüşlere de yönelten Güngör, Hicrî 15. asra girişimiz münâsebetiyle 1981’de yayınladığı İslâm’ın Bugünkü Meseleleri’nde, millî karakteri, millet gerçeğini kabûl etmeyen romantik ve kozmopolit ümmetçilere de temâs etmiş ve bu ideolojilerini, etnik duyarlılıklarını ortaya koyamayan ve kavmî sıkıntılarını İslâmî görüşlerle perdelemek sûretiyle Türk milletine düşmanlık güdenlerin ideolojisi olarak yaftalamıştır: “İslâmcılık, şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların maksadı İslâm ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade kendi yaşadıkları ülkede milliyetçi politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar ‘ayrılıkçı bir politika’ takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an, kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açıklamaktan hiç geri kalmazlar; böyle bir güce erişemedikleri müddetçe ‘İslâm davasının şampiyonu’ olarak görünürler.” A. T. Alkan’ın tâbiriyle, “Erol Güngör’ün vefâtına denk gelen yıllarda yükselmeye başlayan siyâsî İslâm cereyânına yöneltilmiş olgun ve gayet seviyeli bir tenkid” olan İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, Güngör’ü Türk milliyetçiliğinin fikrî havzasından çıkarma gayreti içerisindeki istismarcılar için de önemli bir engel teşkîl etmesi bakımından değerlidir. Kendisi henüz hayattayken neşredilen (1982) son eseri olan İslâm Tasavvufunun Meseleleri’nde, bir önceki eserini bütünleyen bir konu olarak tasavvufun İslâm târihindeki yeri ve oluşma süreci ile buna bağlı gelişen meseleler ele alınmıştır.
Güngör’ün, bâzı eserleri vefâtından sonra yayınlanmıştır: 1988’de Tarihte Türkler adlı, gerçek anlamda tamamlanmamış ve Türk târihini çeşitli veçheleriyle ilmî ölçüler içerisinde anlatan popüler bir târih anlatısı neşredilmiştir. Bu kitap, Güngör’ün, Türk târihini geniş bir coğrafyada, uzun bir zaman dilimi içerisinde bütüncül olarak değerlendiren genel milliyetçi târih anlayışının içinde olduğunu gösteren değerli bir metindir. 1995’te basılan Sosyal Meseleler ve Aydınlar ise, pek çok dergi ve gazete yazılarıyla kendisiyle yapılan bâzı sohbetlerden oluşan bir derlemedir.
Çok erken bir zamanda ve genç bir yaşta, en verimli olacağı çağların eşiğinde aramızdan ayrılan Erol Güngör, bu ayrılışla, sâdece sosyal bilimlere sunacağı katkılardan mahrum kalan ilmiyemizi değil, Türk milliyetçiliğinin entelektüel târihi içerisinde hâlâ onun halefini arayan nesilleri de eksik bırakmıştır.
Göktürk Ömer Çakır
Son zamanlarda yapılan araştırmalar okul içerisinde çeşitli bağlamlarda ve farklı sınıf seviyelerinde geniş kapsamlı bir şekilde uygulanan değerler eğitiminin etkililiğini ortaya çıkarmıştır.
Sarı ve Doğanay ortaokul 8. Sınıf öğrencilerinin, demokratik değerlerin kazanmasında açık ve örtük programın etkisini karşılaştırmak amacıyla öğretmenler ve öğrenciler üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Çalışma 2000-2001 eğitim-öğretim yılında Adana’ da eğitim gören düşük, orta ve yüksek ekonomik düzeye sahip 174 öğrenci ve 22 bilgiler öğretmeni üzerinde gerçekleştirilmiştir. Nitel bir çalışma özelliğine sahip olan araştırma demokratik değerlerin öğrencilere kazandırılmasında açık ve örtük programların eşit düzeyde etkiye sahip olduğunu göstermiştir
Dimaç fen lisesi öğrencilerinin, verilen insani değerler eğitimi sonucunda, insani değerlere sahip olma düzeylerinde bir değişimin meydana gelip gelmediğini tespit etmek amacıyla bir araştırma yapmıştır. Araştırma 2006-2007 öğretim yılında Konya ili Meram Fen Lisesi, 9. ve 10. Sınıf öğrencileri üzerinde yapılmıştır. 15 deney ve 15 kontrol olmak üzere, toplamda 30 öğrenci üzerinde haftada 2oturum, olmak üzere toplam 14 oturumluk eğitim yapılmıştır. Araştırma verilen insani değerler eğitiminin, öğrencilerin sorumluluk, dostluk/arkadaşlık, barışçı olma, saygı, dürüstlük, hoşgörü değerlerini kazanımında olumlu etkisi olduğunu göstermiştir.
Demirhan İşcan İlköğretim düzeyinde, bazı derslerle (Türkçe, Sosyal Bilgiler, Fen ve Teknoloji) bütünleştirilerek oluşturulmuş değerler eğitimi programının uygulama sürecine katılan öğrencilerin, bu sürece katılmayan öğrencilere göre, “evrensellik” ve “iyilikseverlik değerleri ilgili bilişsel davranışlarına, duyuşsal özelikleri ve değerleri gösterme düzeylerine etkisi ile bu uygulama sürecinin öğrencilere katkılarını incelemek amacıyla bir araştırma yapmıştır. Nitel ve nicel araştırma desenleri birlikte kullandığı; deneysel desenli bu araştırmasında ilkokul 4. Sınıflara çeşitli derslerle bütünleştirilerek oluşturulan değerler eğitimi programı 17 hafta boyunca uygulanmıştır. Bazı derslerle bütünleştirilerek değerler eğitimi programının uygulandığı deney grubundaki öğrencilerin değerlere ilişkin bilişsel davranışları kazanma düzeyleri, kontrol grubu öğrencilerinden anlamlı bir biçimde yüksek bulunmuştur. Deney grubundaki öğrencilerin duyuşsal özeliklere ilişkin puanları ile kontrol grubundaki öğrencilerin puanları arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır. Ancak, deney grubundaki öğrenciler, ön uygulama sonuçlarına göre, son uygulamada değerlere ilişkin maddelerde olumlu görüşleri seçmişlerdir. Bu programa katılan öğrencilerin değerlereilişkin puanları ile söz konusu derslere ait yılsonu notları arasında orta düzeyde ve pozitif yönde ilişki ortaya çıkmıştır. Bu durumda öğrencilerin değerleri kazanma düzeyleri ile söz konusu derslere ilişkin başarıları arasında anlamlı ilişkiler olduğu söylenebilir.
Baysal ve Saman (2010) 4. ve 5. sınıf sosyal bilgiler öğretim programının kazandırmayı amaçladığı duyarlılık, sorumluluk, dayanışma, işbirliği, hoşgörü, çalışkanlık, çevreye saygı değerlerini, öğrencilerin 5. Sınıfın sonunda kazanma durumlarını belirlemek amacıyla bir çalışma yapmıştır. Araştırma 2008-2009 öğretim yılında İstanbul ve Erzurum’dan seçilen toplam 60 beşinci sınıf öğrencisi üzerinde nitel araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Yapılan içerik analizi ve betimsel analizler sonucunda öğrencilerin dersin amaçladığı değerleri doğru tanımladığı ve bu değerlere sahip olduğu görülmüştür.
Öztürk Samur ana sınıfına devam eden 6 yaş çocuklarına verilen Değerler Eğitimi Programının, çocukların sosyal duygusal gelişimlerine etkisini incelemek amacıyla bir çalışma yapmıştır. Konya ili Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı okullardan tesadüfî küme örnekleme yöntemi ile seçilen, Çumralıoğlu ilköğretim Okulunun anasınıflarında eğitim görmekte olan, altı yaş grubundaki 22 deney 22 kontrol grubu olmak üzere toplam 44 öğrenci üzerine 8 haftalık değerler eğitimi programı uygulanmıştır. Araştırma sonucunda deney grubu çocukların duyguları düzenleme, okul hazırbulunuşluğu, sosyal güven, aileye aitlik, toplam sosyal ve duygusal gelişim düzeylerinde öntest/sontest puanları arasında anlamlı bir fark bulunurken, son testlerin ön testlerden anlamlı düzeyde yüksek olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Yani değerler eğitimi programının çocukların sosyal duygusal gelişimlerini olumlu yönde desteklediği tespit edilmiştir.
Yeşilyurt ve Kurt ortaokul 8. sınıfta öğrenim gören öğrencilerin görüşleri doğrultusunda resmi ve örtük program ile okul dışı etmenlerin değerleri kazandırmasındaki etkililik düzeyini ve yollarını belirlemek amacıyla bir araştırma yapmışlardır. Çalışma 2011-2012 eğitim-öğretim yılı ikinci döneminde, Konya ili merkez ilçelerde yer alan 6 ilköğretim okulunda öğrenim gören 526 öğrenci 8. sınıf düzeyinde öğrenim gören öğrenciler oluşturmaktadır. Araştırma sonucunda kişisel ve evrensel değerler ile milli değerlerin öğrencilere kazandırılmasında resmi ve örtük program ile okul dışı etmenlerin üçünün de çok etkili olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel açıdan aralarında fazla bir fark olmamasına rağmen, değerlerin kazandırılmasında birinci derecede okul dışı etmenlerin, ikinci derecede resmi programın, üçüncü derecede ise örtük programın daha etkili olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Değerlerin kazandırılması yollarında da benzer bir sonuca varılmıştır. Elde edilen başka bir sonuç ise, resmi ve örtük program ile okul dışı etmenlerin milli değerlerin öğrencilere kazandırılmasında daha yüksek düzeyde etkili olduğudur.
Kahriman ilkokul 3.Sınıf öğrencilerinin Hayat Bilgisi Dersi, ‘’Benim Eşsiz Yuvam’’ temasındaki konuların drama yöntemi ve mevcut programa göre öğretimin yapıldığı sınıflardaki öğrencilerin iletişim becerileri, empatik eğilim becerileri, değer algıları ölçeğinden aldıkları puanların ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olup olmadığını tespit etmek amacıyla bir çalışma yapmıştır. Çalışma 3. Sınıfta öğrenim gören 2 şubede toplam 40’ı deney gurubu, diğer şubedeki 40 kişi ise kontrol grubunu olmak üzere 80 öğrenci üzerinde yapılmıştır. Çalışmada Hayat Bilgisi Dersi “Benim Eşsiz Yuvam” temasındaki değerlerin geçtiği konular her hafta 2 ders saati olmak üzere toplam 9 hafta (18 ders saati) uygulanmıştır. Çalışmada drama yönteminin uygulandığı deney grubu ile mevcut öğretim programına göre derslerin işlendiği kontrol grubu öğrencilerinin sosyal değerler ölçeği ve iletişim becerileri ölçeklerinden aldıkları puanların ortalamaları arasında deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Ancak öğrencilerin empatik eğilim ölçeği puanlarının ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Öğrenci görüşme formundan elde edilen verilere dayanılarak öğrencilerin sosyal değerler ve iletişim becerileri puanlarının ortalamaları drama yönteminin daha etkili olduğu fikrini desteklemektedir.
Dilmaç ve Ergül Kaplan, ergenlere verilen değerler eğitiminin öz-düzenleme stratejilerine etkisini incelemek amacıyla bir araştırma yapmıştır. Araştırmada Konya İli Çumra İlçesinde 2011-2012 eğitim öğretim döneminde eğitim gören 6 kız ve 5 erkek öğrenciden oluşan lise 3. Sınıf öğrencilerine 20 oturumdan oluşan değerler eğitimi verilmiştir. Eğitim sonrasında deney ve kontrol grubuna uygulanan son test, öz düzenleme açısından deney grubunun lehine sonuçlanmıştır. Ayrıca bilişsel stratejinin kullanımı, öz-yeterlilik, temel değerler ve öğrencilerin sınav kaygısı bakımından deney ve kontrol grubu arasında önemli farklılıklar vardır. Özetle uygulanan değerler eğitimi, öğrencilerin öz-düzenleme stratejilerinin gelişiminde yarar sağlamıştır.
Izgar ve Beyhan, değerler eğitimi programının ilköğretim 8. Sınıf öğrencilerinin demokratik tutum ve davranışlarına etkisini tespit etmek amacıyla yaptıkları araştırmada, 2011-2012 eğitim-öğretim yılında Konya il merkezinde bulunan Meram Ayşe Sönmez İlköğretim Okulu 8. Sınıfa devam eden 40 öğrenciye Değerler Eğitimi Programı uygulamıştır. Deney grubuna verilen 10 haftalık eğitim sürecinde, programın öğrenciler üzerindeki etkisini tespit edebilmek için; her iki gruba son test ve 4 hafta sonra her iki gruba kalıcılık testi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda, uygulanan değerler eğitimi programının ilköğretim 8. sınıf öğrencilerinin demokratik tutum ve davranışlarını olumlu yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.
Uzunkol ve Yel Sakarya ilinde öğrenim gören ilkokul 3. Sınıf öğrencilerinin, hayat bilgisi dersleri ile bütünleşmiş olan saygı ve sorumluluk değerine dayalı olarak verilen değerler eğitiminin, öğrencilerin öz-güven düzeyi, sosyal problem çözme ve empati düzeyine etkisini tespit etmek amacıyla bir araştırma yapmıştır. 34 deney ve 33 kontrol olmak üzere toplamda 67 öğrenci üzerinde yapılan çalışmada deney ve kontrol grubundaki cinsiyet dağılımının dengeli olması da göz önünde bulundurulmuştur. Araştırmada değerler eğitimi programının öğrencilerin öz-saygı düzeylerinde önemli bir değişiklik meydana getirmese de sosyal problem çözme ve empati düzeylerinde artışa yol açtığı bulunmuştur.
Gömleksiz ve Cüro değer eğitimine ilişkin yaptıkları çalışmada, okullarda değer eğitiminin etkililiğini arttırmak için bazı öneriler getirmişlerdir. Bu öneriler;
Değerler eğitiminin etkililiğini artırmak için anne-babaların ve öğretmenlerin çocukların fiziksel, bilişsel ve duygusal her türlü gelişim özelliklerini göz önünde bulundurması ve bu doğrultuda hareket etmesi gerekir.
Bunun yanı sıra bir diğer mesele de değerler eğitiminin nasıl verileceği ile ilgilidir. Literatüre bakıldığında değer öğretiminde kullanılabilecek olan başlıca yaklaşımlar şunlardır:
Toplumdaki temel değerleri benimseyen ve bunları davranışlarında gösteren ve yaşamının her alanında bu değerler ile hareket edebilen insanlar yetiştirmek hem ailenin, hem okulun hem de toplumun görevidir. Değerler eğitimini başarıya ulaşması bu kurumların üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerekir. Bir toplumun istikbalini yetişen “iyi insanlar” belirler. Bireylerin sahip olduğu değerler ve değerlere verdiği önem hayatı boyunca değişim gösterebilir. Ancak, ilkokuldan itibaren öğrencilere temel değerleri kazandırmak ve sağlam bir zemin oluşturmak önemlidir. Bu sayede öğrenci değerlerini sağlam bir zemin üzerine inşa edebilecek, içselleştirip özümseyecek ve davranışlarında sergileyecektir.
Özetle, okullarda değerler eğitimine yer verilmesi çok önemlidir fakat bu görevi sadece okullara yükleyip yüksek beklentilere kapılmak doğru bir yaklaşım olamaz. Elbette okul bilgi verir ancak, bu bilginin eyleme dökülmesi, bilgili kişinin güzel ahlaklı ve karakterli olması, öğrenilen bilginin duygularla bütünleştirilmesiyle mümkün olur. Duygular da insanoğlunda doğuştan itibaren mevcuttur ve çeşitli yönlerde şekillenmeye başlamıştır. Çocuklara eğitim vermek için okul çağını beklemek akıllı bir davranış değildir çünkü bu, çocuğun okul başarısını da olumsuz yönde etkiler. Eğer okula başlamadan önce çocuğa birtakım beceriler öğretilmemişse, çocuğun duyguları geliştirilmemişse okulun verdiği bilgiler yüzeysel kalacak, çocuk onları içselleştirmek yerine ezberleyecektir. Doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, teorik boyutta öğrenen çocuk kanun ve kuralları ezberlediği durumda, yalanı, hırsızlığı, rüşveti, iftirayı, kendi çıkarlarını üstün tutmayı, hilelere başvurmayı, başkalarına zarar vermek gibi davranışlar sergileyecektir ki bunun da sebebi öğrendiklerini içselleştirmemiş olmasıdır.
Bülent Dilmaç ve Zeynep Şimşir
Okullarda değerler eğitiminin gerekliliği ve kapsamı konularına yer verdikten sonra, bu konuda öğretmenlerin görev ve sorumluluğuna değinmeden geçmek bu bölümün eksik kalması anlamına gelir. Çünkü pek çok araştırmacı ve eğitimci öğretmenlerin değerler öğretimindeki fonksiyonunu önemle vurgulamıştır. Akbaş’ın ifade ettiğine göre, insan hayatının bir parçası olan okullarda, öğretmenler öğrencilere sadece öğretim programlarında yer alan bilgileri öğretmekle kalmaz; bunların yanı sıra neyin doğru, neyin iyi, neyin güzel olduğunu da öğretir. Öğretmen sınıf içinde sadece dersin konularını anlatıp geçen bir kişi değil; öğrencilerinin karşısında karakteriyle, benliğiyle dimdik duran kişidir. Bu sebeple öğretmen mesleğine hem aklını hem de gönlünü vermelidir.
Değerler eğitiminin başarıya ulaşmasında temel unsurlardan biri öğretmenin rolüdür. Bütün öğretmenlerin sorumluluğu altında olan öğrencilerinin davranışlarını denetlemesi ve kontrol etmesi gerekir. Sınıfta iyi ile kötünün ayrımını yapmayı öğrenciye göstermek öğretmenin görevidir. Öğretmen bunu örnekler vererek, öğrencinin davranışını onaylayıp onaylamadığını işaret ederek ve gerekçelerini açıklayarak yapması sorumluluğu dâhilindedir. Ayrıca bu durumu destekleyen pek çok araştırma mevcuttur. Yetişkin insanların yüzde 78’i öğretmenlerin öğrenciler için iyi bir örnek olduğunu düşünmektedir.
Bu konuda önemli olan hususlardan biri de öğretmenlerin nasıl bir sosyalleşme ve kültürlenmeiçerisinde olduğudur. Öğretmenlerin öğrenciler için bir rol-model olduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan bütün ilköğretim ve ortaöğretim okullarının birer değer ve kültür organizasyonu olduğu göz önüne alındığında, öğretmenlerin okulların benimseyeceği değerlerin belirlenmesindeki önemi ihmal edilemeyecek kadar büyüktür.
Öğretmenler çocukların davranışlarını liderlik yoluyla şekillendirir. Öğretmenlerin sahip oldukları konum nedeniyle benimsemiş oldukları değerler sisteminin önemi büyüktür. Öğretmenler öğrencilere sınıf içerisinde bir şeyler öğretse de aslında öğretmenlerin rolleri tüm okulu kapsamaktadır. Bundan dolayı öğretmenlerin öğrencilere değer vermesi ve onları bir birey olarak değerlendirmesi gerekir. Öğretmenler öğrencilerin bireysel ve kültürel farklılıklarının ve ilgilerinin farkında olarak, öğrencilerin maksimum seviyede öğrenmeleri ve gelişmeleri içim mücadele etmelidir. Benzer şekilde öğrencilerine hangi değerleri ve davranışları öğretmek istiyorsa onları kendi eylemleriyle göstermelidir. Yapılan pek çok araştırma da öğretmenlerin değerlerin öğrenci davranışlarını etkilediğini tespit etmiştir.
Öğrenciler güvenli, sevgi dolu, kararlı ve üzerlerine titreyen bir çevrede huzur ve mutluluğa sahip olur. Böyle bir ortamın sağlanmasında öğretmen hayati bir konuma sahiptir. Tüm çocukların ortak paydası; öğütlere kulaklarını kaparken gözlerini örneklere açmasıdır . Bundan dolayı öğretmenlerin değer öğretiminde başarılı olması tanımlanmış değerlere sahip olup bunları davranışlarına yansıtması ile mümkün olur. Öğretmen iyi bir model olduğu zaman okulda, sınıfta öğretim sürecinde ve toplum içerisinde yol gösterici ve yönlendirici olabilir. Öğrenciler çoğunlukla öğretmenlerinin hayran oldukları özelliklerinden etkilenirler. Bu özellikler hoşgörü, adalet, saygı, cömertlik, nezaket, özgürlük, öğrencilerin ihtiyaçlarına duyarlılık gibi özellikleri içerir.
Aktepe ve Yel de aynı şekilde öğretmenlerin hem okul içinde hem de okul dışında öğrencilere iyi bir model olmasının zorunluluğunu ortaya koymuştur. Öğretmenlerin hangi değerlere sahip olduğu önemlidir. Çünkü okuldaki eğitim-öğretim sürecinde öğrencilere hem bilgi ve becerileri öğretir hem de değer yargılarını aktarır. Veugelers’e göre öğrencilere değerleri analiz etme ve iletişim kurma becerisini öğretirken öğrencilere değerlerin belli yapılar olduğunu göstermek gerekir ki böylece belli değerleri seçebilsinler. Öğretmen öğrencilere önemli bulduğu değerleri aktarırken tarafsız pozisyonunda olmaktan kaçınmalıdır, açık ve net olmalıdır. Değerler konusunda tarafsız olmak, bir evredir ancak; aslında hiçbir öğretmen bunu başaramaz. Çünkü öğretmenler kendi derslerindeki değerleri mutlaka ifade edeceklerdir. Değerler eğitimim şu iki özel durumun birleşimidir; öğrencilere kendi değerlerini geliştirme becerilerinin öğretilmesi ve öğretmenlerin sosyo-kültürel davranışlarını belirleyen kendi değerlerini teşvik etmesi. Aktepe ve Yel öğretmenlerin değer yargılarını tespit etmek için ilköğretimde çalışan öğretmenler üzerinde bir çalışma yapmıştır. Çalışmada öğretmenlerin en çok toplumsal adalet, dürüst olmak, ulusal güvenlik, aileye değer vermek, gerçek arkadaşlık, sağlıklı olmak, sorumluluk sahibi olmak ve eşitlik gibi değerleri tercih ederlerken en az ise dünya islerinden el ayak çekmek, zengin olmak, otorite sahibi olmak, hırslı olmak, sosyal güç sahibi olmak, heyecanlı bir yaşantı sahibi olmak, itaatkâr olmak ve istek ve arzularının doyurulması anlamına gelen zevk gibi değerleri tercih ettiklerini tespit etmiştir.
Öğretmenlerin sözleri ile eylemleri birbiri ile tutarlı olmalıdır. Örneğin öğretmen hoşgörüden söz ediyor ancak öğrencilerin fikirlerine saygı duymuyorsa ya da eşitlikten söz edip öğrencileri arasında ayrım yapıyorsa böyle bir ortamda öğrencilerin değerleri kazanma ihtimali düşüktür. Bu açıdan öncelikle öğretmenin kendisinin değerleri içselleştirmiş olması gerekir. Öğretmen öğretmesi istenen değerleri benimsememişse ya da nasıl öğreteceğini bilmiyorsa; öğrencilere değerleri öğretemediği gibi öğrencilerin mevcut değerlerini körelmesine ve hatta yok olmasına neden olabilir.
Lickona sınıfta kapsamlı bir değer öğretiminin gerçekleşebilmesi için öğretmenlerin şu ilkelere başvurabileceğini ifade etmiştir:
1.Öğretmen model ve yetiştirici olmayı kendine gerçekten vazife edinmelidir.
2.Sınıfta ahlaki bir topluluk yaratmalıdır.
3.Öğretmen sorumluluklar vererek disiplini elinde tutmalıdır.
4.Demokratik bir sınıf atmosferi oluşturmalıdır.
5.Eğitim programları aracılığıyla değer öğretimi yapılmalıdır.
6.İşbirlikçi öğrenme yöntemine başvurmalıdır.
7.Ahlaki yansıtmaları için öğrencileri desteklemelidir.
8.Anlaşmazlıkların nasıl çözümlenmesi gerektiğini öğretmelidir.
9.Sınıf dışında da hızlı gelişim için olumlu modeller kullanılmalıdır.
10.Okulda olumlu bir ahlaki kültür yaşatılmalıdır.
11.Velilerle iyi ilişkiler kurmalıdır.
Ryan öğretmenin değerleri öğretirken öğrencileri motive ederek harekete geçirmesi gerektiğini ve öğrencilere rehberlik ve danışmanlık yapması gerektiğini ifade etmiştir. Başarılı bir şekilde rehberlik edebilmesi içinse öğrencileri yapabileceklerine dair cesaretlendirmeli ve öğrencilerin ilgilerinin farkında olmalıdır. Öğretmen kendi değerlerini tatbik ederek, alışkanlık haline getirerek bunları öğrencilerle ve veli ile iletişimine aksettirmelidir. Kısaca öğretmen meleğine, okula, öğrencilerine ilgi gösterip kendini mesleği ile bütünleştirmelidir.
Değerler eğitimi verimli ve profesyonel bir şekilde yürütüldüğünde bireylerin gelişimine pozitif yönde katkı sağlar. Ancak yanlış ve tutarsız bir eğitim süreci yürütmek uyumsuzluk ve sorun kaynağı olabilir.
Bülent Dilmaç ve Zeynep Şimşir
Eğitim insanları tanımak, özel kabiliyetlerinin farkına vararak doğru mesleği seçmelerine yardımcı olmak, yol göstermek ve insanların sağlıklı kişilik geliştirmeleri adına yapılan faaliyetlerin tümüdür. Eğitim insanların kabiliyetlerini geliştirip başarılı, üretken ve güçlü bir kişilik geliştirmelerini sağlamak gibi maddi yönünü beslediği gibi; insanları diğer varlıklardan üstün kılan milli ve ahlaki değerleri kazandırarak manevi yönünü de beslemelidir. Bundan dolayı eğitimin, tüm kademelerinde değerler eğitimine yer vermesi gerekir.
Williams’a göre okul müfredatının tüm alanlarında bir miktar da olsa değerlere yer verilmelidir; sınıf içinde, dersin bağlamı içerisinde değerlere değinilmelidir. Dersin işleniş sürecinde değerlere ve inançlara müfredatın pek çok alanında ve doğrudan ilişkili olmayan konularda dahi yer verilmelidir. Okullarda değerler eğitimi birbirinden farklı ve birbirini tamamlayan etkinlikler aracılığıyla sürdürülmelidir. Nitekim değerler eğitimini yalnızca bir ders veya programa indirgemek sağlıklı bir yaklaşım değildir. Okulun iklimi, okulda yürütülen formal ve informal eğitim programları dâhil pek çok unsur değerler eğitiminin kapsamı içerisindedir. Formal eğitimin içeriğinde öğretmenlerin sınıf içinde kullandığı öğretim yöntemleri, farklı stratejiler kullanması, öğretmenin öğrencilere model olması ve ahlaki bir sınıf iklimi oluşturmaları gibi etkinlikler mevcuttur. İnformal eğitimin içeriğinde ise sınıf dışında öğrencilerle yapılan etkinlikler bulunur. Hökelekli’ye göre de değerler eğitimi ayrı bir ders olarak değil okul içinde yürütülen faaliyetleri ve bütün ders programlarını içine alan bir müfredat kapsamında sürdürülmelidir. Okulların programlarına dâhil olan tüm dersler bu amaca hizmet edecek şekilde birbiri ile bağlantılı ve birbirini tamamlayacak şekilde olmalıdır. Okul iyi karakteri kendisinde bulunduran bir yapıya sahip olmalıdır. Öyle ki spor alanları, okul bahçesi, kantin, derslikler gibi bütün okul alanı değerlerin hayat bulduğu mekânlar olmalıdır.
Değer ve değer eğitimi öğretim programlarında ahlak eğitimi, karakter eğitimi, vatandaşlık eğitimi, irade eğitimi gibi isimlerle yer aldığı gibi; örtük program çerçevesinde okul kuralları, düzeni, okulun fiziksel ve psikolojik çevresi, okuldaki öğretmen ve yöneticilerin mesajları şeklinde de yer alabilir. Örtük program, öğrenci ile öğretmen arasında bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde meydana gelen, yazılı olmayan ve resmi programın dışında işleyen programdır. Doğanay ve Sarı’ya göre örtük program yazılı olmasa da zaman zaman öğrencilerin davranışları üzerinde daha büyük bir etkiye yol açmaktadır. Sarı’ya göre örtük programın unsurları, okuldaki öğrencilerin ve personelin sahip olduğu değerler, tutumlar, inançlar, okuldaki düzenin sürdürülmesini sağlayan kurallar, normlar, törenler ve ritüeller ve kişiler arası sağlıklı iletişimin kurulmasıdır. Eğitim literatürüne baktığımız zaman örtük programın çok geniş bir sahayı kapladığı görülür. Kılık-kıyafet düzenlemeleri, toplantılar, öğrenciyi izleme, kültürel özellikler gibi okulun öğrencilere öğrettiği her şey dâhil edilebilir. Değerler eğitimi de örtük programın kapsamı içerisinde yer alır. Okulun kazandırmayı amaçladığı değerleri öğrenciler açıkça tanımlamasa da, değerler okuldaki eğitim-öğretimin bir parçası durumundadır. Örtük programı planlama ve uygulama sorumluluğu büyük oranda öğretmenlere aittir. Bu sebeple öğretmenlerin programla ilgili düzenlemeleri ve uygulamaları çok dikkatli ve özenli bir şekilde yürütmeleri gerekmektedir. Görüldüğü üzere bu konuda öğretmenlere önemli görevler düşmektedir.
Okuldaki informal eğitimin zeminini oluşturan örtük programla, açık programdaki hedeflerin aynı doğrultuda olması gerekmektedir. Eğer öğretmen sınıf içerisinde işbirliğinin önemini sürekli vurguluyor fakat tam tersine rekabetçi bir öğretme yaklaşımını kullanıyorsa ya da demokratik bir değer olan ifade özgürlüğünden bahsediyor fakat öğrencilerin kendini ifade edebileceği, düşüncelerini paylaşabileceği bir sınıf atmosferi yaratmıyorsa, böyle bir ortamda amaçlanana değerlerin öğrencilere kazandırılması mümkün değildir. Benzer şekilde ders kitapları demokratik vatandaşlığa teşvik ederek aktif katılımı vurguluyor fakat yöneticiler okul kurallarını öğrencilere empozeetmeye çalışıyorsa, burada öğrenciye aktif katılım değerinin değil, itaat ve değerinin kazandırılması anlamına gelir. Okul içerisinde hem tüm personelin birbiri ile tutarlı olması, hem de eylemleri ile söylediklerinin tutarlı olması gerekir.
Milli Eğitim Bakanlığı, öğretim programlarına önem verdiği gibi değer eğitimi uygulamalarına da bir hayli önem vermektedir. Milli Eğitim Bakanlığının değerlere bakış açısı ile değerler eğitimi arasında, okullardaki öğretim programları üzerinden bir paralellik kurmak mümkündür. Değerler eğitimi okullardaki pek çok dersin öğretim programında mevcuttur. Milli Eğitim Bakanlığının öğretim programlarında değerlerin kazandırılması pek çok dersin amacı içerisinde yer almaktadır. Aşağıda farklı disiplinler açısından bazı derslerin değerlerle ilgili amaçlarına yer verilmiştir:
Tahmin edildiği üzere okullarda değerlerin öğretilmesi en çok önem veren ve zaman ayıran din kültürü ve ahlak bilgisi dersidir. Öğretim programı içerisinde ahlaki kavramlara ve değerlere oldukça geniş bir yer ayrılmış ayrıca değerlerin öğretim tekniklerini açıklanmıştır.İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi (4-8. Sınıflar) öğretim programda öğrenciler tarafından içselleştirilmesi amaçlanan değerler şu şekilde sıralanmıştır: Adalet, aile kurumuna ve birliğine önem verme, demokrasi bilinci, dürüstlük, alçak gönüllülük, bağımsızlık, bağışlama, barış, Türk bayrağına ve İstiklâl Marşı’na saygı, bilimsellik, cesaret, cömertlik, çalışkanlık, dayanışma, doğa sevgisi, doğal çevreye duyarlılık, doğruluk, dostluk, duyarlılık, emaneti korumak, estetik, fedakârlık, gazilik, görgülü olmak, güvenirlik, hakseverlik, hakikat sevgisi, hayâ, hoşgörü, ibadet yerlerine saygı, iffet, iyi niyet, kadirşinaslık, kanaat, kardeşlik, merhamet, millet sevgisi, millî birlik şuuru, misafirperverlik, mürüvvet, namuslu olmak, nezaket, ölçülülük, paylaşımcı olmak, sabır, sadelik, sağlıklı olmaya önem verme, samimiyet, saygı, sevgi, sorumluluk, sözünde durmak, şehitlik, şükür, tarihsel mirasa duyarlılık, temizlik, tutumluluk, Türk büyüklerine saygı, vatanseverlik, vefa, yardımseverlik.
Milli Eğitimin genel amaçlarına uygun vasıflı öğrencilerin yetiştirilmesi adına sorumluluğu olan derslerden biri de Hayat Bilgisidir. Hayat Bilgisi programının hedefi öğrenmekten keyif alan, kendisiyle, toplumsal çevresiyle ve doğa ile barışık, kendini, milletini, vatanını ve doğayı tanıyan, koruyan ve geliştiren, gündelik yaşamda gereksinim duyulan temel bilgilere, yaşam becerilerine ve çağın gerektirdiği donanıma sahip, değişikliklere dinamik bir biçimde uyum sağlayabilecek kadar esnek, mutlu bireyler yetiştirmektir. Hayat Bilgisi dersi programında öğrencilerin değerlerini geliştirmeyi hedefleyen “özsaygı, özgüven, toplumsallık, sabır, hoşgörü, sevgi, barış, yardımseverlik, doğruluk, dürüstlük, adalet, vatanseverlik, yeniliğe açıklık, kültürel değerleri koruma ve geliştirme” gibi kişisel nitelikler yer almaktadır.
Sosyal Bilgiler dersinin içeriğinde değerler eğitimi, önemli bir boyut olarak ele alınmıştır. Diğer sosyal bilgiler programında değerler eğitiminin varlığı dolaylı olarak görülürken 2004 yılında yayınlanan programda değerler eğitimi kavramına ilk defa doğrudan yer verilmiştir. Programda dersin amaçlarından bazıları şu şekilde ifade edilmiştir: Milli kimliği merkeze alarak evrensel değerlerin benimsenmesine önem verir. Öğrencilerin kendi örf ve adetleri çerçevesinde ruhsal, ahlaki, sosyal ve kültürel yönlerden gelişmesini hedefler. Öğrencilerin toplumsal sorunlarına karşı duyarlı olmasını sağlar. Öğrencilerin haklarını bilen ve kullanan, sorumluluklarını yerine getiren bireyler olarak yetişmesini önemser. Programın geneline bakıldığında bilimsellik, vatanseverlik, dürüstlük, dayanışma, çalışkanlık, sorumluluk, adil olma, hak ve özgürlüklere saygı gibi değerlerin sosyal bilgiler programında doğrudan yer aldığı görülmektedir. Sosyal bilgiler dersi öğretim programında; adil olma, bağımsızlık, bilimsellik, dayanışma, duyarlık, çalışkanlık, sağlıklı olmaya önem verme, aileye önem verme, sorumluluk, temizlik, vatanseverlik, yardımseverlik, dürüstlük estetik saygı ve sevgi değerleri vurgulanmaktadır.
Vatandaşlık ve Demokrasi Eğitimi dersi öğretim programında özgür, bağımsız, hoşgörülü, barıştan yana ve kendine güvenen bir birey olarak demokratik ve adaletli bir toplumun oluşmasına katkı sağlamaları, paylaşılan ortak değerlerin korunması ve geliştirilmesinin önemini benimsemeleri, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak temel hak ve özgürlüklerini kullanarak sorumluluklarını yerine getirmeleri, insanlığın bir parçası olduğu bilinci ile ülkesini ve dünyayı ilgilendiren konularda duyarlılık göstermeleri amaçlanmaktadır. Ayrıca öğrencilere kazandırılmak istenen değerler, “Dayanışma, hoşgörü, sorumluluk, sevgi, saygı, yardımseverlik, diğerkâmlık, barış, onur, adil olma, özsaygı, paylaşma, vatanseverlik, özgürlük, uzlaşma, eşitlik, farklılıklara saygı duyma, kültürel mirası yaşatmaya duyarlılık, millî, manevi ve evrensel değerlere duyarlı olma” şeklinde ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi bu ders kapsamında öğrencilere hem demokratik değerler hem de insani değerlerin kazandırılması mümkündür.
Türkçe dersi (1-5.Sınıflar) öğretim programının genel amaçları incelendiğinde bu anlayıştan hareketle hazırlanan Türkçe dersi (1-5.Sınıflar) öğretim programı; Türkçeyi doğru, güzel ve etkili kullanan, eleştirel ve yaratıcı düşünebilen, bilgiyi kullanabilen, üretebilen, girişimci, kişisel ve sosyal değerlere önem veren bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca millî, manevi, ahlaki, tarihî, kültürel, sosyal, estetik ve sanatsal değerlere önem vermelerini sağlamak; millî duygu ve düşüncelerini güçlendirmek amaçlan maktadır. Kumbasar’a göre Türkçe dersinin temel malzemesi olan edebi metinler öğrencilere değerlerin öğretilmesinde kullanılabilecek oldukça işlevsel olan araçlardır. Bu metinlerin yanı sıra Türkçe eğitimi kapsamında kitap okuma saatleri yapılması ya da okul dışı zamanlarda öğrencilere uygun kitapların okutulması, kitap okumaya teşvik edilmesi değerler eğitiminin niteliğini artıracaktır. Ancak öğrencilere okutulacak kitapların milli ve evrensel değerleri içermesi ve değerler eğitimine uygun olması önemlidir. Bu şekilde işlenen Türkçe dersleri türce dersinin amaçlarına hizmet ederken bir yandan da vatanını milletini seven, milli ve kültürel değerlerine sahip bireyler yetişmesini sağlayacak, ülkemizin daha güçlü bir devlet olmasında minik ama sağlam adımlar atılmasını kolaylaştıracaktır.
Benzer şekilde Edebiyat dersleri de öğrencilere değerlerinbenimsetilmesinde kullanılabilecek bir disiplindir. Ana konusu insan olan edebiyat insanı insan yapan temel konulardanbiriolan değerleri öğrencilere aktarmada oldukça işlevseldir. Ortaöğretim Türk Dili ve Edebiyatı dersi (9-12. Sınıflar) öğretim programında, edebî metinler, sanat zevki ve anlayışıyla kültür değerlerini, hayatın gerçekliğinden hareketle somutlaştırır. Bunlar; insanın zevkinin gelişmesine ve mensubu bulunduğu toplumun değerlerini benimsemesine, hizmet eder. Bunun için edebiyat eğitimi; estetik zevkin gelişmesi, kültürel değerlerin somut olarak ifade edilmesi ve yorumlanması, sürdürülen hayatın farklı bir dikkat ve duyarlılıkla dile getirilmesi bakımlarından son derece önemlidir, denilmektedir. Ayrıca, programın genel amaçlarından birisi olarak da ulusal ve evrensel değerlerin, sanat eseri olan edebî metinlerde zenginleşerek varlıklarını nasıl sürdürdüklerini kavramaları, amaçlanmıştır.
Ortaöğretim Tarih dersi (9-12.sınıflar) öğretim programında öğrencilere barış, hoşgörü, karşılıklı anlayış, demokrasi ve insan hakları gibi temel değerlerin önemini kavratarak bunların korunması ve geliştirilmesi konusunda duyarlı olmalarını sağlamak, kendi kültür değerlerine bağlı kalarak farklı kültürlerle etkileşimde bulunabilmelerini sağlamak ve kültür ve uygarlığın somut olan ya da olmayan mirası üzerinde tarih araştırmaları yaparak çalışkanlık, bilimsellik, sanatseverlik ve estetik değerleri kazandırmayı amaçlanmaktadır.
Ortaöğretim Coğrafya dersi (9-12.sınıflar) öğretim programı, dayanışma, hoşgörü, bilimsellik, sevgi, saygı, duyarlılık, vatanseverlik, barış, estetik ve sorumluluk gibi değerleri öğrencilere kazandırmayı hedeflemektedir. Programdaki değerler, bir örnek olaydan ya da öyküden hareketle, değerleri açıklama, ahlâkî muhakeme ve değer analizi şeklinde verilmelidir. Değerlere kazanımlar içinde zaman zaman yer verilmiştir. Öğretmen tıpkı becerilerde olduğu gibi uygun gördüğünde etkinlikler için de değerleri vurgulayan bölümler oluşturarak programda belirtilen değerleri pekiştirmelidir. Öğretmen, öğrencileri milli, ahlâki, insani, manevi, kültürel değerler bakımından besleyici; demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmede yol gösterici olmalıdır.
Değerlere ve değerlerin öğretimine, öğretim programında yer veren derslerden birisi de felsefe dersidir. Felsefe dersi, öğrencilere insan açısından değerlerin anlamını fark etme ve hem etik hem de estetik değerleri, milli ve evrensel açıdan değerlendirme tutumu geliştirebilme yeteneği kazandırmayı amaçlamaktadır. Felsefe dersini başarıyla tamamlayan öğrenciler, bilgi, bilim ve ahlak değerleri gibi felsefenin temel problem alanlarıyla ilgili düşünme sorgulama ve eleştirme yeteneği kazanır. Bireysel farklılıklara saygıyı ön planda bulundurur. Millî eğitimimizin amaçları doğrultusunda millî değerleri koruyup geliştiren, evrensel değerleri benimseyen bireylerin yetiştirilmesine vurgu yapar. Öğrencilerin; özgür düşünebilen, sorumluklarının farkına varan, haklarını bilen, çevresiyle uyumlu kişiler olarak yetişmeleri için çaba gösterir. Kültürel ve sanatsal değerlerimizi, kişilik gelişiminin ve toplumsallaşmanın bir aracı olarak görür.
Ortaöğretim (9-12. Sınıflar),Kimya dersi öğretim programının amaçlarından biri de öğrencilerin kimyasal teknolojilerin insan hayatına yansıyan olumlu ve olumsuz yanlarını ayırt edebilecek tutum geliştirmesi; bunları insan sağlığı, toplum, çevre ve hayat kalitesi açısından değerlendirebilmesidir.
Ortaöğretim (9-12. Sınıflar), Beden Eğitimi dersinde dayanışma, hoşgörü, sevgi, saygı, vatanseverlik, estetik, barış, millî, manevi ve evrensel değerlere duyarlı olma, kişisel ve sosyal değerlere önem verme sorumluluk, centilmenlik değerlerini kazanmaları amaçlanmıştır.
İlköğretim (6-8. Sınıflar), Matematik dersiöğretim programıamaçları arasında sistemli, dikkatli, sabırlı ve sorumlu olma özelliklerini geliştirebilme, araştırma yapma, bilgi üretme ve kullanma gücünü geliştirebilme, matematik ve sanat ilişkisini kurabilecek, estetik duygular geliştirebilme gibi değerler yer almaktadır.
İlköğretim Müzik dersi (1-8. Sınıf) öğretim programında değerlere oldukça geniş bir yer ayrılmıştır. Kendisi ve çevresiyle barışık, ulusal ve uluslararası kültürleri tanıyan, vatan ve millet sevgisine sahip, çevresindeki olaylara, değişim ve gelişmelere duyarlı, güzel sanatların her türüne açık, mutlu, kişilikli ve öz güveni olan bireyler olarak yetişmelerini sağlamaya yöneliktir.
İlköğretim Görsel Sanatlar dersi (1-8. Sınıf) öğretim programında sanattan zevk alan, sanatı içselleştiren, bilinçli, estetik zevke sahip ve eleştiri yapabilen nesiller yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca ders kapsamında iş birliği yapma, paylaşma, sorumluluk alma, kendi işine saygı duyduğu kadar başkalarının işine de saygı duyma bilinci ve duyarlılığı kazandırmak, ulusal ve evrensel değerleri tanıyabilme ve anlayabilme bilincini kazandırmak amaçlanmaktadır.
Bu temel derslerin yanı sıra ilköğretim ve ortaöğretim programlarında yer alan pek çok seçmeli ders öğrencilere çeşitli değerleri öğretmeyi ve benimsetmeyi amaçlamaktadır.
Yukarıda görüldüğü gibi değerler eğitimi sadece din kültürü ve ahlak bilgisi ya da sosyal bilgiler derslerinin müfredatı ile sınırlı değildir. Değerler eğitiminin kapsamı oldukça geniş ve diğer disiplinlerle ilişkisi çok boyutludur. Bu sebeple örtük program çerçevesinde tüm derslerin bağlamında ve hatta okulun diğer mekânlarında değer eğitimine yer vermek mümkündür.
Milli eğitimin genel amaçlarında ve ders programlarının amaçlarında değerler eğitimine yönelik beklentiler olsa da eğitimin nasıl yapılacağına dönük tam bir netlik yoktur. Diğer bir deyişle okul ders programlarında değerler doğrudan değil, dolaylı olarak ele alınmıştır. Bundan dolayı resmi programların amaçlarında yer alan değerler, büyük oranda örtük programlar aracılığı ile gerçekleştirilmektedir. Ancak Deveci ve Ay, değerlerin öğrencilere verimli bir biçimde öğretilebilmesi için rastlantılara yer verilmeksizin, sistemli ve planlı bir program dâhilinde yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bazı araştırmacılar okullarda değerler eğitiminin örtük program çerçevesinde yapılmasını yetersiz bulmakta ve planlı değerler eğitim programlarının gerekliliğinin altını çizmektedir.
Bülent Dilmaç ve Zeynep Şimşir
Değerler öğrenilebilen ve öğretilebilen kavramlardır. Çocuklar yaşamlarının ilk yıllarında değerleri ailelerinden, akranlarından, bakıcılarından, oyun gruplarından, yaşadıkları çevreden, medyadan ve çevrelerindeki diğer kurumlardan öğrenmeye başlarlar. Değerler eğitimini başlangıcı ve en etkili olduğu yer ailedir. Anne-baba ve diğer aile büyüklerinin kuralları sayesinde çocuğun vicdanı oluşmaya başlar. Bu sebeple aile iyinin, güzelin doğrunun, kutsalın fark edilip öğrenilmesinde ve içselleştirilerek benimsenmesinde en etkili kaynaklardan biridir. Çocuklar sahip oldukları kaynakları bağımsızca yönetebilme yeteneğini kazanıncaya kadar, ailesinin sahip olduğu değerlere bağlı bir hayat sürdürür. Bunun yanı sıra çocuğun ailesinden öğrendiği pek çok davranış kalıbı ve kurallar hayatı boyunca ona ışık tutar. Ancak zamanımızda baş döndürücü bir şekilde gerçekleşen hızlı değişimler, ailenin bu işlevini sekteye uğratmıştır. Çocuğun sağlam bir karakter geliştirebilmesi aile ve toplumun değerlerinin birbiri ile tutarlı ve birbirini tamamlayıcı nitelikte olması gerekir. Günümüzde ise bunun aksine pek çok zıtlık, çelişki ve boşluk vardır. Ayrıca aile yapısının değişmesi, annenin çalışma hayatına girmesi, aile üyeleri arasındaki paylaşım ve iletişim problemlerinin artması, boşanma vakalarının artması gibi pek çok sebepten dolayı ailede çocuklara yeterli bir şekilde değer eğitimi verilememektedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde, geçmişte ailenin yerine getirdiği değerler eğitimi sorumluluğunu okullar üstlenmek zorunda kalmıştır. Günümüzde bireyler zamanlarının büyük kısmını okullarda geçirmektedir. Kreş ve anaokuluna başlama yaşı 3-4 yaşa kadar inmiştir. Erken yaşlarda okula başlayan çocuklar erken yetişkinlik dönemine kadar (22-24 yaş) eğitim-öğretim hayatını okullarda sürdürmektedir. Özetle, ailenin çocukların değer eğitimindeki sorumluluğunu hakkıyla yerine getirememesi, okullarda değerler eğitiminin gerekliliğini ve önemini artırmıştır. Nitekim toplumda her şey ihtiyaçtan doğmaktadır. Bu sebeple de okullarda değerler eğitimine yer ver vermesi toplumun bu ihtiyacını karşılaması adına önemlidir.
EyreveEyre, değerler eğitiminin gerekçelerini şu şekilde sıralamıştır: Değerler gelenekseldir, ailelerimiz bizlere değerleri öğretmek için çabalamıştır, değerler inançlarımızdır, doğrulardır, değerler toplumumuzu güvenli ve işlevsel kılar. Çalışmalar değerlerin ve ahlak yönelimli davranışların çocukların bağımsızlık, otonomi ve güven duygularını geliştirir. Değerleri çocuklarımızın mutluluğu için en önemli ve etkili unsurdur.Hökelekli’ye göre de toplumsal huzurun ve bütünlüğün sürdürülebilmesi için değerlerin yeni nesillere aktarılması zorunluluktur. Bu sebeple, eğitim toplumun ortak değerlerini yeni yetişen nesillere aktarmayı ve öğretmeyi amaçlamalıdır. Ayrıca değişen değerlerin yerine uygun olan yeni değerler koymayı başarabilmelidir.
Günümüzde yaşanan şiddet olaylarının sıklığı, artan yolsuzluklar, kapkaç olayları vb. toplumlarda temel değerlerin kaybolmakta olduğunun göstergeleridir. Bundan dolayı temel değerlerin daha çok gündeme getirilmesine ve toplumda bu değerleri sergileyen insanların sayısının artmasına daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ise ancak topluma her gün yeni bireyler kazandıran okullarda bu değerlerin öğrencilere benimsetilmesi ile sağlanabilir.
Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ülkemizde de yaşanan toplumsal ve ekonomik değişimler toplumun değer sistemine yansımakta; teknolojiyle beraber yaşam koşullarında meydana gelen değişimler insanları bazı değerlerden uzaklaştırmış; değer yargılarında ciddi bir yozlaşmaya yol açmıştır. Zira insanlar internet teknolojileri vasıtasıyla dünyanın öbür ucundaki insanlarla iletişim kurarken, aynı apartmanı paylaştığı komşuları ile hiçbir bağ kurmamaktadır. Şiddet ve saldırganlık, hoşgörüsüzlük, haksızlık, egoistlik, sevgi eksikliği bir kartopu gibi artarken; insanlar kendi yalnızlıklarına doğru sürüklenmektedir. Günümüzde toplumunun yaşamış olduğu değer bunalımı, kişileri tercih yaparken kendi başlarına bırakmak gibi çok sıkıntılı bir sürecin içine sokmuştur. Bu durum çocuk ve gençlerin sağlam bir karakter geliştirebilmeleri için okulların daha fazla sorumluluk yüklenmelerini zorunlu hale getirmiştir. Tüm kademelerdeki eğitim kurumları öğrencilerine sağlıklı tercihler yapabilmeleri adına fırsatlar oluşturmalıdır. Okulların etki alanlarının geniş olmasına bağlı olarak değerler eğitiminin etkili ve sistemli olarak yürütülmesi önem kazanmıştır.
Çağdaş yaşamın önem verdiği pek çok konu vardır. Başta akademik başarı olmak üzere, saygılı olma, dürüstlük, rahat iletişim kurma, insan ilişkilerine önem verme, nezaket kurallarına uyma, temizlik, düzen, iş disiplini vb. kavramlar da ön plana çıkmaktadır. İnsan bir bütün olarak değerlendirilmekte, insanı insan yapan niteliklerin geliştirilmesi için çabalanmaktadır. Bu amacı gerçekleştirebilmek için okulların sahip olduğu konum ihmal edilemeyecek kadar önemlidir. Örgün eğitim kurumları olan okullar, pek çok niteliği sayesinde yaygın eğitim kurumlarından ayrılır. Bu ayrımın yapılma sebebi okulu daha iyi tanımlamak ve onunla daha yakından ilgilenmek içindir.
Eğitimcilere göre öğrenme üç boyutta gerçekleşir. Bunlar;psiko-motor, bilişsel ve duyuşsal boyutlar şeklinde kategorize edilebilir. Psiko-motor boyut bireylerin eylemlerini ve hareketlerini kapsayan davranışları ifade ederken, bilişsel boyut bireylerin zihninde var olan bilgileri ifade etmektedir. Duyuşsal boyut da insanların davranışlarının altında yatan duyguları kapsamaktadır. Bean,eğitimin duyuşsal boyutunun toplumsal ve kişisel gelişimle ilişkili olduğuna dikkat çekmiştir ve eğitim programlarının duyuşsal boyutunu oluşturan öğelerin inançlar, değerler, etik, ahlak, sosyal eğilimler, beklentiler, tutumlar ve takdir duyguları olduğunu ifade etmiştir. Jarolimek ise bazı bilimlerin, değer, inanç, tutum gibi psikolojik yapıların bazı yönlerini ve karakter gelişimini eğitimin duyuşsal boyutu içerisine dâhil etmiştir. Bacanlı’ya göre ise duygular, inançlar, tercihler, seçimler, beklentiler, değerler, ahlak, takdir duyguları ve tutumlar insanoğlunun duyuşsal yönünü oluşturan öğelerdir. Duyuşsal eğitim bu öğelerin tümüyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkilidir.Sarı’ya göre, eğitimin temel amacının, insanların kalbini, zihnini ve ellerini özgürleştirmek ve olgunlaştırmak olduğu göz önüne alındığında,bu üç boyutu dengeli bir şekilde gerçekleştirmesi mecburiyeti ortaya çıkmaktadır. Bu mecburiyet hem birey hem de toplum açısından önemlidir.
Demokratik toplumlarda, eğitim kurumları bilişsel hedeflere ulaşmak için çabalamasının yanı sıra, aynı ölçüde insanı diğer varlıklardan üstün kılan değerleri öğrencilere benimsetme anlayışına sahip olabilmek için de çaba göstermelidir. Eğitim kurumlarının değerlerden soyutlanarak tamamen teknolojik olanaklardan faydalanmaya çalışması ya da alışılagelmiş, geleneksel değerleri takip etmesi değer karmaşasına sebep olacaktır.Eğitimin, asgari olarak iyi bir hayat, iyi bir insan ve iyi bir toplum oluşturmak adına gösterilen kısmi bir çaba olarak görülmesi gerekir. Değerlerden soyutlanmış bir eğitim sisteminin görevlerini tam anlamıyla yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.
Yazıcı da aynı şekilde eğitim sürecinde öğrencilere sadece bilişsel ve psiko-motor becerilerin kazandırılmasına karşıdır. Çünkü böyle bir anlayış toplumdaki bireylerin değer, tutum gibi hayati öneme sahip duyuşsal becerileri kazanamamalarına yol açacaktır. Eğitimde duyuşsal boyutun göz ardı edilmesi, bireylerin sahip olduğu potansiyelin yadsınmasına sebep olacaktır. Nitekim insanların başarılı olabilmesi sadece bilişsel ya da psiko-motor becerilere sahip olması ile mümkün olmaz. Duyuşsal boyutun göz ardı edilmesi ayrıca, toplumsal bütünlüğün sağlanmasını ve ortak hedeflerin belirlenmesini zorlaştıracaktır. Bu durum, okullarımızda değerler eğitiminin etkili ve sistemli bir şekilde yürütülmesinin gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Bu ise; ancak öğretmenlerin değerler eğitimi ile ilgili konuları ve kavramları içselleştirmesi ile mümkün hale gelir.
Akbaş değerler eğitiminin gerekçesini iki açıdan ifade etmiştir. İlk olarak, öğrencilerin ve bütün insanlığın yaşamından memnun olması ve daha karakterli bir hayat sürdürmesini sağlamaktır. Yetişkin bireyler yaşamın birtakım güçlükler, fırsatlar ve hatta trajedilerden oluştuğunun bilincindedir. Amaç, kişinin bu deneyimler aracılığı ile başarı ya da memnuniyete duygusunu hissetmesidir. İkincisi ise; toplumsal çevrenin iyiliğini artırmak için çaba göstermektir. Bu ise insanlar ve diğer varlıklar için sevgi ve şefkat duygularının temel alınması ise gerçekleşebilir. Aydın ise değerler eğitiminin gerekliliğini şu şekilde vurgulamıştır: Nihai amacı değerlere bağlı bir kimlik geliştirmek olan eğitim, bireyleri değerlerle donatmalıdır. Bireyler bu doğrultuda yetiştirildiğinde; aile, iş, okul, devlet ve sosyal kurumlar gibi bireyin içinde yaşadığı ortamlarda yüksek değerlerin yaygınlaşması mümkün olacaktır. Değerler eğitimi etkili ve verimli olduğu takdirde çocukların en iyi tarafı ortaya çıkacak, kişiliği tüm açılardan gelişim gösterecek, bireyler ve toplumu kötü ahlaktan uzaklaşarak güzel ahlakla donanacaktır.
Okullar toplumda içerisindeki tüm kurumlarla etkileşim halindedir ve hatta bu kurumları etkileme gücüne sahiptir. Şöyle ki; bireyler temel bilgileri ve davranış kurallarını okulda öğrendikten sonra sağlık, politika, hukuk, ekonomi gibi toplumun diğer kurumlarında faaliyet göstermeye başlar. Eğer bireyler okullarda insani değerleri ve toplumun ortak değerlerini öğrenmediyse çalıştıkları tüm kurumlar, toplum ve hatta ülke bundan olumsuz etkilenecektir. Dolayısıyla okullarda değerler eğitimi sadece eğitim kurumları açısından değil; ülke içerisindeki tüm kurumlar açısından gereklidir.
Yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar ışığında değerleri ihmal eden bir eğitim sistemi tahayyül etmek mümkün değildir. Pek çok araştırmacı değerler eğitiminin amaçlarına hizmet etmekten çok uzak olduğunu vurgulamaktadır. Bu sebepten dolayı en kısa zamanda harekete geçip, değerler eğitimi konusunda doğru ve kararlı adımlar atmaya ihtiyacımız vardır.
Bülent Dilmaç ve Zeynep Şimşir
“Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.” (Nûr, 24/26)
Allah insanları bazı ihtiyaçlar içinde yaratmıştır. İnsanlar yaşamak için yemek yemeğe ihtiyaç duyarlar. İnsanlar olumsuz hava şartlarına karşı barınmaya muhtaçtırlar. Bunun gibi, insanların neslin devamı için evlenmeye ihtiyaçları vardır. Evlilik insanların cinsel ihtiyaç-larını meşru bir yoldan gerçekleştirdikleri, ahlakî ve insanî bir kurumdur. Evlilik sırf cinsel boyutla da açıklanamaz. Evlilikte, ‘paylaşım’, ‘sosyalleşme’, ‘işbölümü’, ‘hayatın zorluklarına birlikte karşı koyabilme’ gibi daha başka pek çok fayda da vardır.
Evliliğin sağlam temellere oturabilmesi için yuvamızın takva, yani Allah korkusu te-meline dayanması gerekir. Evliliğe adım atan çiftlerin, temiz ve iffetli olarak aile yuvasını kurmaları önemlidir. Bu iffet evlilik boyunca da korunmalıdır. Yukarıda mealini verdiğimiz ayette iffetlerini koruyamamış ve zina etmiş kötü kadın ve kötü erkeklerin birbirlerine layık oldukları; fakat temiz erkek ve temiz kadınların ancak birbirleriyle evlenebileceği beyan edilmektedir. İffetlerini korumuş insanlar için bir bağışlanma ve çok değerli bir rızkın da olduğu müjdesi verilmektedir. Kuşkusuz bağışlanma ve rızkın nihai noktasında Allah’ın bahşettiği cennet nimetleri vardır. Fakat bu müjdeye dünyevî anlamda denk düşen rızk, hiç kuşkusuz evlerimizin neşesi, aile yuvalarımızın meyvesi ve bereketi çocuklarımızdır.
Peygamber Efendimiz, yeni evlenen bir insanı tebrik edeceği zaman “Allah mübarek etsin, sana bereketler ihsan etsin, eşini de, seni de hayır ve iyiliklerde ortak etsin” diye kısa bir dua yapardı (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 2130). Evliliğin Allah’ın ihsan ettiği bereketle başlaması ve eşlerin evlilik hayatı boyunca hayır ve iyiliklerde ortak olabilmeleri için iffet ve namus ön şarttır.
Bu anlamda sevgili Peygamberimiz, çocuk eğitiminin çocuk henüz dünyaya gelmeden başladığını düşünür. Efendimiz, daha çocuk ana rahmine düşmeden onun ahlakî nüvesinin zarar görmemesi için, anne ve babaya bazı sorumluluklar yükler. Anne ve baba her şeyden önce iffetlerini korumuş olmalıdır. Haram lokma yememelidir. Evliliğin gerektirdiği karı koca münasebeti sırasında bile bazı hususlara dikkat edilmelidir. Peygamber Efendimiz, “Biriniz, karısının yanına (karı koca münasebeti için) geldiğinde ‘Allah’ın adıyla, Allah’ım! Şeytanı (yuvamızdan) uzak tut. Şeytanı bize bahşedeceğin rızktan/çocuktan uzak tut’ diye dua eder ve eş-lerin böylece bir çocuğu olursa, (bu duanın hatırına), şeytanın, o çocuğa gelecekte verebileceği bazı zararlar engellenir.” buyurmuşlardır (Buharî, “Vudû”, 141).
Anne ve babalar çocukların fiziksel, aklî ve ruhî bakımdan sağlıklı gelişebilmesi için ellerinden geleni yapmalıdır. Hayatta başarı tek boyutlu bir olgu değildir. Anne ve baba ço-cuğunun nasıl ki, tahsil hayatında elde ettiği başarılarla mutlu oluyorsa, çocuğunun ahlakî güzellikleriyle de öylece mutlu olur.
Tohumu kötü olan bir ağacın meyvesi bozuk olur. Aileyi oluşturan çiftlerin gelecekteki meyveleri çocuklarının kendilerine ve topluma faydalı fertler olabilmesi için kendi iffetlerini örselememeleri gerekir. Yüce Allah, zinanın açık olanına da, gizli olanına da yaklaşılmama-sını emretmektedir (En’âm, 6/151). Çünkü zina son derece çirkin bir iştir. (İsrâ, 17/32).
Değerli Müslümanlar! İster evli, ister bekâr olsun kişilerin evlilik dışı kurdukları tüm cinsel ilişkiler zinadır ve zina haramdır. Allah katında çok çirkin ve büyük bir günahtır. İnsanoğlunun ihtiyaçlarını meşru yollarla karşılaması gerekir. Evlilik insana bereket, sevap, mutluluk ve huzur getirirken, zina insana bereketsizlik, günah, mutsuzluk ve kaos getirir. Oysa Müslüman her bakımdan istikrarlı bir hayat yaşamak ve ahlaklı olmak zorundadır. Utanma duygusu bu anlamda çok önemlidir. Utanma duygusunun zedelenmemesi için, insanların giyim ve kuşamlarına, yeme ve içmelerine, sosyal ilişkilerinde ölçülü olmaya ve konuştukları sözlere dikkat etmeleri gerekir.
İnsan, nefsin aldatıcılığına ve şeytanın kurduğu tuzaklara aldanmamalı, zina tehlikesiyle karşı karşıya olduğunda, vezirin karısı Zeliha karşısında iffetini, tüm tahriklere rağmen ko-ruyan Yusuf Peygamberi hatırlamalıdır (Yûsuf, 12/23).
Gözümüzü, kulağımızı, ağzımızı haramdan korumayı beceremiyorsak, bir gün tenimizi de haramdan koruyamayabiliriz. Görüntümüzle saygın bir insan imajı oluşturamıyor, cinsel çağrışım uyandıracak davranışlar sergiliyorsak, ar perdemizin yırtılmaya başladığının ilk alametleri belirmiş demektir.
Bu durumda namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar için, Allah’ın bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırladığını aklımıza getirelim (Ahzâb, 33/35). Allah, hepimizi zinadan ve hayâsızlıktan korusun. Âmin!
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)
Dünya üzerinde yaşayan tüm insanlar, huzurlu ve mutlu olmak isterler. Bunun için değişik metot ve yollara başvururlar. Bu konuda her birinin farklı hedefleri var-dır. Kimi zengin olduğunda, kimi iyi bir işe girdiğinde, kimi sevdiği insanla evlendi-ğinde, kimi istediği üniversiteyi kazandığında, kimi arzuladığı herhangi bir makam veya mevkie geldiğinde vs. mutlu olabileceğini düşünür. Amacına ulaştığında ise, aradığı mutluluğu ya bulamaz ya da bulduğunu sandığı huzur ve mutluluğun çok kısa süreli ve kendisini tatmin etmeyen bir mutluluk olduğunu görür. Bu defa ye-niden farklı mutluluk yolları aramaya başlar ve akla gelebilecek her türlü alternatifi dener. Böylece bütün çabalara rağmen çoğu kere gerçek anlamda huzur ve mutlulu-ğu elde edemez ve içten içe huzursuzluk çekmeye devam eder…
Hâlbuki insanın huzurlu ve mutlu olabilmesi, her şeyden önce vicdanının rahat olmasına bağlıdır. Yani kişinin kalbine sıkıntı verecek, aklına takılacak, vicdan azabı çekecek, pişmanlık içinde yaşamasına sebep olacak bir durum içinde bulunmaması gerekir. Vicdan ise, yaratılışı gereği Allah’ın emrindedir ve insana Allah’a iman et-meyi, dinin hükümlerini yerine getirmeyi, hak ve hakikate bağlı kalmayı ve güzel ahlaklı olmayı telkin eder.
İnsanın vicdanını rahat ettirecek, gönlünü huzurla dolduracak gerçek mutluluk ve huzur ise, Allah’a iman edip, inandığı gibi yaşamak ve onu zikretmekle mümkün-dür. İşte yüce Allah yukarıda mealini verdiğimiz âyetinde bu gerçeği haber veriyor:
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla (zikretmekle)huzur bulur.”
Bu âyet-i kerimeye göre huzur ve mutluluğun olmazsa olmaz şartı iman ve Allah’ı zikirdir. İman, Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği ve “zarûrât-ı diniye” olarak bi-linen hükümleri, haber verdiği hakikatleri tereddütsüz kabul ile bunların gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir.
Allah’ı, isim ve sıfatlarıyla anmak, tefekkür etmek ve gaflet içerisinde olmamak demektir. Zikir, dil, kalp ve beden ile olmak üzere üç çeşittir. Kalp ile zikir Allah’ı gönülden çıkarmamak ve O’nu tefekkür etmektir. Dil ile zikir, Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tespihte bulunmak, Kur’an okumak ve dua etmektir. Beden ile zikir ise vücudun bütün organlarıyla Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır.
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Gök-lerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (tefekkür ederler). ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru’ derler.” (Âl-i İmran, 3/191) âyet-i kerimesi zikrin her hâl ve durumda yapılabileceğini ifade etmektedir.
Enfâl suresinin; “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık ola-rak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar…” (Enfâl, 8/2-3) âyeti ise hem genel anlamdaki zikrin, hem de Kur’an’ı anlayarak okuyup, onunla amel etmenin mümin kişinin ruhu üzerindeki derin ve olumlu etkisini dile getirmektedir.
Kısaca yukarıda metnini ve mealini verdiğimiz âyet-i kerimede ifade edilen “gönüllerin huzur bulacağı zikrullah”; Kur’an okumak, dinlemek, sübhanellah, el-hamdülillah, Allahu ekber, lâ ilâhe illallâh gibi sözlerle Allah’ı anmak ve söylenen her sözde, yapılan her iş ve icraatta Allah’ın rızasını gözetmektir. Diğer bir ifadeyle Allah’ı gönül ve dil ile zikretmekle beraber, O’nu hayatın içinde de anmak ve rızası-na uygun davranmaktır.
O halde insanın huzur ve sükûna erişebilmesi, kalbin mutmain olması ile müm-kün olur. Kalbin mutmain olması ise, Allah’ı zikir ve Kur’an’ı okuyup anlamak ve yaşamakla gerçekleşir. Çünkü insanı yaratan Allah, onun nasıl bir ortamda ve ne-lerle mutlu olacağını, huzur bulacağını ve yaratılışına uygun yaşamın ne olacağını en iyi bilendir.
“Andolsun asra /zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 103/1-3)
Yüce Allah’ın kullarına bahşettiği en değerli nimetlerinden biri de zamandır. Buna rağmen kimi insanlar zaman nimetinin kıymetini bilememekte, onu verimli bir şekilde değerlendirememekte, bunun sonucu olarak da zarar ve ziyana uğra-maktadırlar. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler, iyilikleri emredip kötülüklerden insanları sakındıranlar müstesna-dır. Onlar asla zarara uğramazlar.
Müfessirler bu surede yer alan “asr” kelimesini, ikindi vakti, ikindi namazı, mut-lak zaman, Hz. Muhammed (s.a.s)’in asrı gibi farklı şekillerde tefsir etmişlerdir. An-cak “asır”, bütün bunları kapsamakla birlikte; surenin mesajına ve muhtevasına en uygun olanı “mutlak zaman” anlamıdır (Taberî, Câmiu’l-Beyan an Te’vîli’l-Kur’an, XII/684-685). Buna göre, “Asra andolsun ki, insan ziyandadır” âyetine; “İnsanın içinde yaşa-dığı zamana andolsun ki, insan ziyandadır” şeklinde mana da verilebilir.
Fahreddin Râzi bu surenin tefsirinde şöyle diyor: “Zamanı değerlendirme açısın-dan insan mutlaka zarardadır, kendisini bu zarardan kurtaramaz. Zira zarar serma-yenin kaybıdır. İnsanın sermayesi ise, ömrüdür. Onun, ömrünü zayi etmediği anlar çok nadirdir. Çünkü her saniye, mütemadiyen ömrünü alıp götürmektedir. Eğer insan, ömrünü günahlarla geçiriyorsa büyük bir zarar içerisindedir.
Seleften biri de; ‘Asır suresinin manasını pazarda buz satan birinden öğrendim’ diyor. O şahıs sabahleyin pazara çıkar ve şöyle seslenirdi: ‘Sermayesi eriyen bu ada-ma acıyın!… Sermayesi eriyen bu adama acıyın!…’ Onun bu sözünü işitince; ‘İşte insanın hüsranda/zarar ve ziyan içerisinde olmasının anlamı budur’ dedim. Çünkü insana verilen ömür de buz gibi her saniye erimektedir. Eğer insan, ömrünü ziyan eder, maddî ve manevî herhangi bir şey kazanmaz veya ömrünü yanlış yerlerde tüketir ve böylece zaman israfında bulunursa, bu durum insanın hüsranına neden olur.” Hz. Peygamber de değişik hadis-i şeriflerinde insanları Allah’ın verdiği maddî ve manevî nimetlerin kıymetini takdir etmeye çağırırken; bunlar arasında zamanı özellikle zikreder:
“İki nimet vardır ki, insanların birçoğu bunların kıymeti hakkında aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”
“Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin: Ölüm gelmeden önce hayatın, hasta-lık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin.”
Şüphesiz maddeten ve manen ilerlemenin, teknik ve medeniyet yarışını kazana-bilmenin yolu da zaman sermayesini en verimli bir şekilde değerlendirmekten geç-mektedir. Zamanlarını verimli bir şekilde kullanmasını bilmeyenler ya da tamamen israf edenler; teknik güce, medeni üstünlüğe, ekonomik bağımsızlığa sahip olamaz-lar. Çünkü başarının ve ilerlemenin önündeki en büyük engellerden biri zaman is-rafıdır. Maalesef günümüzde pek çok kimse vakit yokluğundan şikâyet etmektedir. Kime sorsanız, zamanı pek yoktur. Hâlbuki lüzumsuz ve faydasız işlerin peşinden koşuşturmaktan, ya da boşa zaman harcamaktan hayatî önem arz eden işleri yap-maya zaman kalmamaktadır.
Unutmayalım ki, kaybedilen birçok şey telafi edilebilir, servetler yeniden kaza-nılabilir, insan zamanla mal, mülk ve servet sahibi olabilir, ama boşa geçirdiği za-manını ve gayesinin dışında harcadığı ömür sermayesini asla geri getiremez. “Vakit nakittir”, “Vakitlerle yakutlar satın alınabilir ama yakutlarla vakitler satın alınamaz” gibi atasözleri bu hususu en güzel şekilde ifade etmektedir.
Bu nedenle yüce Allah, Asr suresinin başında asra/zamana yemin ederek onun insan hayatındaki yerine ve önemine dikkat çekmekte; kendilerine verilmiş olan ömür sermayesini, faydasız işlerle, inkâr ve günahla hak ve hakikatten uzak bir şekilde tüketen ve böylece zamanlarını israf edenlerin sonlarının hüsran olacağını hatırlatmaktadır. Devamında ise hüsrana uğramayan, vaktin kıymetini bilip ömür sermayelerini inanarak yararlı iş ve hizmetlerde değerlendiren insanların nitelikleri-ni bildirmektedir. Bunlar: iman, sâlih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiyedir.
O halde dünya ve ahirette kurtuluşun yolu, zamanın kıymetini iyi bilip, belirti-len görevleri ifa etmekten geçmektedir.
“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hûd, 11/113)
Zulüm yüce Kitabımız Kur’an’da, biri inanç diğeri de ahlak alanında olmak üze-re, genel olarak iki anlamda kullanılmaktadır. Bunlardan inanç alanında olan zulüm Kur’an’da, şirk, küfür, yalanlama ve benzeri anlamlara gelmektedir (En’âm, 6/68, 93; Tevbe, 9/23; Enbiyâ, 21/2-3, 5; Hacc, 22/52-53; Zümer, 39/32). Bu anlamdaki zulüm, doğrudan inanç konusuyla ilgilidir. Zulmün ahlaki boyutu ile ilgili olanı ise; haddi aş-mak, başkasının hakkını ihlâl etmek ve çeşitli gayrimeşru yollarla, zorbalıkla başkasına zarar vermek anlamını ifade etmektedir. Bu anlamda zarar verme, daha çok günlük yaşantımızdaki insani ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Biz de burada geniş olan zulüm konusunun yukarıda mealini verdiğimiz ayette de belirtildiği üzere daha çok insani ilişkilerdeki boyutu üzerinde duracağız.
Yüce Rabbimiz, zulmün her türlüsünü haram kılmış, Müslüman kâfir ayırımı yap-maksızın zulmü her kim yaparsa yapsın bunun cezasını mutlaka çekeceğini açıkça be-lirtmiştir. Zulmü haram kılan yüce Rabbimiz, zulmedenlere meyletmenin de yanlışlığı-na işaret ederek açıklamaya çalıştığımız ayette; “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur…” buyurarak bizleri uyarmıştır. İşte bizler bu uyarıya kulak vererek zulüm yapmak şöyle dursun zulüm yapanlara meyletmekten de uzak durmalıyız. Ayet-i ke-rimedeki zulmedenlere meyletmek; onların arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı, dalkavukluk etmeyi, yaptıklarına rıza göstermeyi… ifade eder. Zulmeden kimse çevresinin ve yandaşlarının yardımıyla zulmetme imkânı bulur. Burada kendimizi şöyle bir hesaba çekelim. Acaba bizler, kendimiz başkalarına zulüm anlamına gelecek davra-nışları yapıyor muyuz? Eğer cevabımız; ben zulüm anlamına gelecek bir davranışa sahip değilim diyorsak acaba zulmedenlere meylediyor muyuz? Onlara yardımcı oluyor, destek çıkıyor muyuz diye de kendimize sormamız lazımdır. Eğer zulmedenlere destek olabilecek davranışlarımız varsa hemen bunlardan vazgeçmeliyiz. İyi niyetle de olsa, zalimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlarda bulunmak dinimizce yasaklanmıştır.
Zulüm denildiği zaman, bir kimsenin bir başkası üzerinde tahakküm kurması ve onun malını zorla elinden alması vb. zorbalığı çağrıştıran söz ve davranışlar akla ge-lir. Elbette bunlar zulümdür. Ancak zulüm sadece bunlardan ibaret değildir. Haksız yere adam öldürmek (Mâide, 5/27-29), hırsızlık yapmak (Yusuf, 12/75), başkasının malını gasbetmek (Sâd, 38/24), başkasının hakkını faiz ve haksız yollarla elinden al-mak, mü’minlere baskı ve şiddet uygulamak, onları yaşadıkları yerden çıkarmak (Hacc, 22/39), bütün bunlar da zulüm kapsamındadır. Hatta biraz daha çerçeveyi geniş tutar-sak insanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar, haksızlıklar ve tecavüzler de zulümdür. Yine aynı şekilde insan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, hayvanların, ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması birer zulümdür. Kişinin hakkını alamaması, başkaları-nın hakkına engel olmak, rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı almak, görevi kötüye kullanmak, emanete ihanet etmek zulümdür. İşte bu tür zulüm ifade eden davranışları yapan insanlara karşı gücümüz yettiği oranda karşı çıkmak ve bu haksızlıkları yapanların safında yer almamak durumundayız.
Şayet zulmedenlere eğilim gösterecek, onların yaptıkları kötülükleri hoş karşılayacak ve onların yanında yer alacak olursak ayetin devamında bizlere ateşin dokunacağı belir-tilmektedir. Eğer bizler zulmedene destek olmamız sebebiyle azaba çarptırılacak olursak ve bizlere ateş dokunacak olursa bizi bu ateşten kim kurtaracaktır? Şu halde kendimiz zulmetmediğimiz halde başkalarının zulmüne kalben dahi olsa meyletmemiz sebebiyle ateşin bizlere dokunmasını, azaba çarptırılmayı hangimiz isteriz. Hiçbirimiz bu tür bir davranış sonucu azaba çarptırılmayı arzu etmeyeceğimize göre zalimlere meyletmekten ve onların safında yer almaktan kaçınmamız gerekmektedir. Böyle insanlara karşı sessiz kalmak onlara yaptıkları yanlışlıklara devam etmeleri için cesaret vermek olur. Bizler nerede ve ne zaman olursa olsun yalanla, zorbalıkla ve çeşitli sindirme yöntemleriyle insanların haklarını yiyen, onlara zulmeden kimselerin karşısında olmalıyız. Böyle in-sanlara karşı sessiz kalmamız, işledikleri suçlara bizim de ortak olmamız anlamına gelir.
Zalimlerin hiçbir yardımcısı bulunmadığı gibi (Hacc, 22/71) bunlara meyledenlerin de azaba çarptırılacağı ve Allah tarafından kendilerine yardım edilmeyeceği ayette açık-ça belirtilmektedir. Bu kadar açık ayetler karşısında bizler zulüm yapmaya veya zalimin yanında yer almaya nasıl cüret edebiliriz? Şu halde Mehmet Akif’in şu dizelerine kulak verelim:
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”
“Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka toplumlar meydana getirdik. Onlar azabımızı hissedince hemen oradan süratle kaçıyorlardı. Onlara, ‘Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız’ denildi. Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik, dediler. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.” (Enbiya, 21/11-15)
Allah Teala, kâinatta ortaya koymuş olduğu eşsiz denge ve düzeni bozacak, insanlar arasında huzur ve güveni sarsacak, yeryüzünde fitne, fesat ve bozgunculuk çıkartacak eylemleri yasaklamış, her şeyin yaratılış gayesine uygun olarak hareket etmesini arzulamıştır. Rabbimizin koymuş olduğu bu mükemmel düzeni bozan etkenlerin başında hiç şüphesiz zulüm gelir. Çünkü zulüm, doğruluk, hak, adalet, eşitlik gibi erdemlerin yerine, yalan, adaletsizlik, haksızlık, şiddet gibi toplumu derinden sarsacak ve insanlar arasında huzursuzluğa sebep olacak unsurları yerleştirmek, Allah’ın yeryüzünde koymuş olduğu kural ve düzeni bozmak, ilahî sistemin çizdiği sınırların dışına çıkmaktır. İşte bu nedenle Allah, zulmü ve haksızlığı yasaklamış, zalimleri de asla sevmeyeceğini, bunları mutlaka cezalandıracağını ifade etmiştir.
İnsan kendine, ya da karşısındaki kişi veya topluluğa karşı haksızlık ederek zulmeder. Kişinin kendine zulmetmesi, Allah’ı inkâr edip O’nu tanımaması, emir ve yasaklarına riayet etmemesidir. Allah’a kulluk yapmak için yaratılan insanın, Allah’ın istediği gibi değil de nefsinin istediği gibi, başıboş, kuralsız, haramlar ve yasaklar içinde günah işleyerek geçirdiği hayat, kişinin nefsine zulmetmesi demektir. Allah’ı unutarak yaşayan bir insanın alabileceği en büyük ceza, O’nun Allah tarafından unutulmasıdır. Kur’an’ın ifadesine göre, zulmün en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Bu husus Kur’an’da Lokman (a.s)’ın oğluna verdiği ilk öğüt olarak şu şekilde belirtilir:
“Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.”
Diğer taraftan bazı güç ve imkân sahibi birtakım insanlar, sahip olduklarını kaybetmemek için, yaşadıkları toplumun bireylerine karşı her türlü haksızlığı, işkenceyi ve eziyeti reva görerek zulmeder ve böylece bulundukları konumu korumaya çalışırlar. Bunun en çarpıcı örneklerini peygamberlerin yaşadıkları topluluklardaki iktidar sahiplerinde görmek mümkündür. Hz. Nuh (a.s)’tan tutun, Hûd (a.s), Sâlih (a.s), Lût (a.s), İbrahim (a.s), Musa (a.s), Zekeriya (a.s), İsa (a.s) ve son elçi Hz. Muhammed (s.a.s)’e varıncaya kadar tüm peygamberler, bulundukları toplumda her türlü eziyet, zulüm ve işkenceye maruz kalmışlardır.
İslamiyet’in ilk yıllarında, özellikle Mekke döneminde Hz. Peygamber ve onun davetine icabet eden müminlerin, müşrikler tarafından cezalandırılmak istendiğini görüyoruz. Onlar, açlık, susuzluk, şiddet, iftira, boykot gibi zulmün en acımasız örnekleriyle karşılaşmışlardır. İnsanların birbirlerine karşı işleyebilecekleri zulmün en şiddetlisi, insanın en tabi hakkı olan yaşama, inanma, ibadet etme gibi temel haklarının ihlalinden kaynaklanan zulümdür.
Kur’an bize, zalimlerin/zulmedenlerin cezasız kalmayacaklarını haber vermektedir. Ancak Allah Teala ortada hiçbir neden yokken kullarını cezaya çarptırmaz. Cezayı gerektirecek sebepleri kullar kendileri hazırlarlar. Tarihte azaba uğrayan toplumlara/kavimlere bakıldığında bu gerçek çok daha iyi anlaşılmaktadır. Firavunlar, Nemrutlar, Şeddatlar, Karunlar, Nûh, Lût, Ad ve Semûd kavimleri, kendi davranışları sebebiyle Rabbimiz tarafından cezalandırılarak helak olmuşlar ve böylece tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. Allah Teala, kulların karşılaşacağı azabın kendileri tarafından kazanıldığını şu ayetlerle ifade eder:
“Bu, kendi ellerinizin (önceden yapıp) gönderdiklerinin karşılığıdır. Allah, kullara asla zulmedici değildir.” (Âl-i İmran, 3/182)
“…Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”
“Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helak etmez.”
İşte Allah Teâlâ, izahını yaptığımız ayetlerde, sahip oldukları maddî imkânlara aldanıp, şımaran, azgınlaşan, zulme dalan, bir türlü iflah olmayan ve bu nedenle günahlara batan, insanlar üzerindeki haksızlık ve baskılarını sürdüren toplumla-rın başlarına gelen felâketleri bizlere hatırlatarak ibret almamızı istemektedir. Söz konusu ayetlerin muhatabı Mekke müşrikleri olmakla birlikte, yaşamış oldukları hayatla topyekûn yok olmayı hak eden milletler için de bir tehdit ve uyarı anlamı taşımaktadır. Yüce Allah, geçmişteki insanların zulüm, haksızlık ve azgınlıkları sebe-biyle yok edildiklerini, böylece tarih sahnesinden silinip gittiklerini, yeni nesillerin bu hadiselerden ders almalarını istemektedir. Önceki toplumlar, sahip oldukları her türlü imkânları kullanarak başlarına gelen felâketlerden kaçıp kurtulmak istedikleri halde nasıl kurtulamamışlarsa, sonrakilerin de haksızlık ve azgınlık göstermeleri hâlinde aynı sonuçla karşılaşacaklarına işaret edilmektedir.
Eyke halkı, Hz. Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği bir topluluktur. Bu ka-vim, Kızıldeniz sahilinde bulunan Medyen şehrinde yaşamıştır. Eyke halkının yaşa-dığı topraklar son derece geniş ve verimli, iklimi de hoş ve mutedil idi. Eyke halkı bir yandan sahip oldukları topraklarda tarım işleri yapıyor, bir yandan da güç, kuv-vet ve yetenek isteyen mühendislik, sanatkârlık gibi işlerde kendilerini geliştiriyor, sağlam binalar ve şehri kuşatan kaleler yapıyorlardı.
Eyke halkı, kazançlarının artması ve zenginleşmeleri neticesinde şımarmışlardır. Sağlam binalar, kaleler, dolup taşan ürünler ve paralar kibire kapılmalarına ve ara-larında çeşitli haksızlıkların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Elinde güç, mal ve servet bulunduranlar fakir halka haksızlık yapıyor, ölçü ve tartıda hileye başvuru-yor, kalpazanlık yapıyorlardı. Saygı, sevgi, fedakârlık, mütevazılık vb. ahlakî özellik-ler iyice kaybolmuştu. Rablerini unutmuşlar, nimetlerin şükrünü bilmez olmuşlar, Eyke adındaki bir ağaca tapınmaya bile başlamışlardı. Müfessirler onların bu ağaca tapmalarından dolayı bu ismi aldıklarını belirtmişlerdir. Hz. Şuayb, onları sürekli Allah’a inanmaya, doğruluğa ve hayra çağırıyor fakat kimse onu dinlemiyordu. Hz. Şuayb ile alay ediyorlar, onun büyülendiğini düşünüyorlar hatta yalancılıkla itham ediyorlardı. Hz. Şuayb Allah’tan aldığı güç ve destekle yılmadan görevini sürdürme-ye çalışıyordu. Bir gün Eyke halkı Hz. Şuayb’e “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür.” (Şuara, 26/187) diyerek meydan okudular. Allah’ın azabı da gecikmedi.
Rivayet olunduğuna göre yüce Allah, Eyke halkına yedi gün yedi gece şiddetli bir hararet musallat kılmış, nefeslerini kurutmuştur. Evlerinin içerisine sokulmuşlar, duramamışlar, ovaya fırlamışlardır. Bir bulut güneşe gölge olmuş bir serinlik bir rahatlık duyar gibi olmuşlar; birbirlerine seslenerek bulutun altına toplanmışlardır. Daha sonra o gölgelik Allah tarafından bir ateş hâlinde üzerlerine inmiş, hepsini yemiş bitirivermiştir. Bu şekilde üzerlerine daha önce Hz. Şuayb’dan istedikleri mu-cize Yaratanımız tarafından gerçekleştirilmiştir.
Her helak olayında inananlar felaha erer, inanmayanlar ise yok olup giderler. Eyke halkının inananları Hz. Şuayb’ın liderliğinde Mekke’ye giderek oraya yerleş-mişlerdir. Onlar, Hz. Şuayb’ı hiç terk etmemiştir.
Hz. Şuayb, Hz. İbrahim’in torunudur. Kendisine bir kitap veya sahife verilme-miş; kendisinden önceki peygamberlere indirilen vahiyleri okuyup halkına tebliğ etmiştir. O, iyi bir hatipti. Bu yeteneğinden dolayı ona peygamberler hatibi denmiş-tir. Yaşı ilerledikçe görme yeteneğini de kaybetmiş, bir süre âmâ olarak yaşamış ve Mekke’de vefat etmiştir. Kabrinin Kâbe’nin batısında bir yerde olduğu rivayet edilir.
Eyke halkının helak edildiği yerlerin harabeleri Akabe cihetinden Arap kabilele-rinin gelip geçtiği yol üzerinde idi. Yüce Kitabımızın nazil olduğu dönemde Arap-ların Eykelilerle ilgili az da olsa bilgileri var idi. Bu bilgiler aslına uygun bir şekilde Kur’an-ı Kerim’de teyit edilmiş, böylece bu olaydan daha sonraki insanların ders çıkarması sağlanmıştır.
Bütün dinler, insanoğlunun çalışıp çabalamasını, bilim-teknik alanlarında ilerle-mesini, yeryüzünü imar etmesini tavsiye etmiştir. İnsanoğlunun tarih boyunca ka-zanmış olduğu bilgi, kültür-sanat, beceri, tecrübe, güç, servet vb. insanlığın hatta bütün canlıların hayrına kullanıldığı ölçüde çok değerlidir. Hz. Âdem’den günümü-ze kadar yaşamış insanların yapmış olduğu hayırlı işler günümüze ışık tutmakta ve saygıyla anılmaktadır. İnsanları üzen, savaşlara, yokluklara neden olan Eyke halkı-nın yaptıklarına benzeyen hayırsız işler ise hiçbir önemi olmayan, unutulup gitmeye ya da nefretle anılmaya mahkûm olan şer işlerdir. Ayrıca yeryüzünde insanoğlunun hizmetine sunulmuş bütün nimetlerin yüce Yaratıcımızın eseri olduğunu unutma-malı, her şekilde şükrünü eda etmeliyiz.
“Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/46)
Sabır; sıkıntılara, zorluğa, haksızlığa ve herhangi bir sebepten dolayı başa gelen üzücü olaylara karşı dayanma gücüdür. Başımıza bir sıkıntı geldiğinde, bir felakete uğradığımızda, hoşumuza gitmeyen olaylarla karşılaştığımızda; figan etmeden, is-yan seviyesine ulaşmadan, her şeyin Allah’tan geldiğine inanıp bu sıkıntılara karşı sonuna kadar sebat göstermemizdir. Çünkü Allah, her türlü ızdırap karşısında is-yan etmeyen ve kendisine sığınan kulunu çok sever, sabredeni esenliğe kavuşturur. Unutulmamalıdır ki Allah’ın bir ismi de “sabur”dur.
Yetmişten fazla âyet-i kerimede sabırdan, sebattan bahsedilmektedir. Sabrın üst mertebesi düşmana karşı savaşırken, gece karanlığında hudut boylarında nöbet tu-tarken müslümanın göstereceği sebattır. Vatan savunmasında ve düşmanla savaş esnasında askerin gösterdiği sabır ve kahramanlığa yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret buyurmaktadır:
“Eğer içinizden sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içiniz-de (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler… Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/65-66).
Aslında sabır, insan gücünü aşan güçlüklere karşı koymak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah (c.c) sabredenlere mükâfatlarını hesapsızca verece-ğini müjdelemiş ve onları övmüştür. Çeşitli işkencelere uğrayan Hz. Musa’nın kav-minin güç kaynağı Allah’tan sabır dilemek olmuş ve onlar: “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür” diye dua etmişlerdi. Sevgili
Peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur.
Yüce Rabbimiz, insanlara sıkıntılar verir, hastalıklara sevk eder. Ancak bütün bunların yanında belki de en büyük nimet olan sabır kavramını yaratmıştır. Bizlere düşen görev ise Allah’a sığınıp sabretmemiz ve sonunda kazanacağımız ecri bekle-memizdir. Allah bize neden sıkıntı veriyor, neden bunlar başımıza geliyor, diye asla üzülmemeliyiz. Çünkü Allah, çok sevdiği peygamberlerini dahi bela ve musibetlerle imtihan etmektedir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdi. Onları da rahme-timize dâhil ettik, şüphesiz onlar salih kimselerdendi.”
Bazen öyle anlar olur ki insan artık dayanamaz hâle gelir. Başarılı olmak için çalı-şır, didinir ama en yakınlarından bile takdir göremez. Ancak her ne olursa olsun, bu şekilde sıkıntı içerisinde olanlar her zaman sabretmeli, Rabbine sığınmalı ve meta-netle sabrederek kendini böylece kanıtlamalıdır. Yeter ki biz sabredelim ve kâinatın yegâne sahibi olan Halik’ımıza sığınalım. Çünkü Allah, sabır gösterilmesi gereken yerde sabırlı olanlara hesapsız sevap ve mükâfat vaat etmiştir.
Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allah’ın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, ken-dilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmıştır. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sabrını dile getiren pek çok ayet-i kerime vardır. Resûlullah’ın hayatı ise baştan sona en gü-zel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allah’tan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.
Hz. Peygamber, nübüvvetini açıkladığı zaman müşriklerden büyük tepkiler gör-dü, katlanılmaz sıkıntılara göğüs gerdi, ama yılmadı, hep çalıştı ve hep sabretti. Bir tane insanı dahi kazanmayı kâr saydı. İşte asıl zafer budur.
Unutmayalım ki Cenab-ı Allah’a tam bir teslimiyet gösteren, sabırlı kullara müj-deler vardır ve zafer sadece sabırla elde edilir.
“(Münafıklar), ‘Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik’ derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir.” (Nûr, 24/47)
“Mümin, (yanık) buğdaylar gibidir. Rüzgâr buğday başaklarını (sarıya, kırmızıya boyayarak) bir o yana, bir bu yana savurup okşar ya! İşte öyle. Rüzgâr dinip hava durulduğunda ise başaklar düzelip serpilir, tüm endamıyla. Ama münafık öyle mi ya! Çam gibidir o. Çamlar esintilere aldırış etmez, (dimdik, kaskatı, mağrur!) Ne var ki, (bu durum aldatmamalı insanı.) Saltanatları, bir şiddetli kasırgaya kadardır, onların. (Bir fırtına, bir bora koptu mu,) kırar belini, devirir ağaçların devini.”
Efendimiz böyle anlatıyor, mümini ve inançta iki yüzlülük eden münafığı. Mü-min başak gibi, tarladaki ekin gibi; münafık çam yarması gibi. Kalbi katı, duyguları körelmiş, ‘inançsız olduğunu’ bile söyleyemeyecek kadar, sahte!
Efendimiz, ‘inandım’ demeyi yeterli görmemiştir, dürüstlüğü inançtan ayırma-mıştır. Aslen bir Yahudi olup Mekkeli müşrikler hesabına elçilik yapan Ebû Rafi’yi hatırlayalım. Mekkeli müşrikler Ebû Rafi’yi, Medine’ye Hz. Peygamberle görüşmeye gönderirler. Ebû Rafi, Peygamber’i görünce, hayatında inandığı bütün değerler pa-ram parça olur. Kendisinin, güzelliklerin karşısında, kötülüğün yanında yer aldığını fark eder, bir anda. Peygamberin davranışları, sözleri onu hayran bırakır, iki cihan sevgilisine! Bu insan, ancak bir peygamber olabilir, diye geçirir içinden, karar verir
Müslüman olmaya, ağzından şu sözler dökülür Ebû Rafi’nin:
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben Mekkeliler adına sana elçi olarak gelmiştim, fakat Allah biliyor, Mekkeli putperestlere bir daha dönmeyeceğim.” Efendimiz, “Sen Mekke’ye, Kureyş’e dönmelisin, eğer orada hâlâ aynı duyguları taşıyorsan, sonra çıkıp gelirsin” der. Çünkü Ebû Rafi’nin tamamlamak zorunda olduğu bir görevi vardır. Görevini ihmal ederek, dürüstlüğüne zarar vermemelidir.
Ebû Rafi’ye ne mi oldu? O, Peygamberin dediğini yaptı, o zamanki puta tapan Mekke’ye geri döndü. Ancak bundan kısa bir süre sonra, Müslüman olarak tekrar Medine’ye, Allah’ın Elçisinin yanına vardı. ‘İman sadakattir, ahde vefadır, dürüstlük-tür, inançsızların bile hakkını korumaktır.’ Peygamber ona bunu öğretmişti.
İnançsızlık imana benzemez, inanmamak haktan uzaklaşmaktır. Kişi haktan, uzaklaşmaya görsün, o vakit her türlü kötü duygu serpilir, onun kalbinde. Kaba-laşır, kavrayışı azalır, Abdullah bin Übey gibi, hani şu Medineli münafıkların lide-ri (Buharî, “Merda”, 5663; Buharî “Edeb”, 6207). Hurkus bin Züheyr gibi, hani Huneyn savaşından dönüşte, ganimet dağıtımı sırasında, Peygamberimizin yanında duran Bilâl’in eteğindeki gümüş paralara gözü ilişen ve gerçek duygularına yenik düşüp Peygamberi sözleriyle inciten Hurkus.
O nasıl da deyivermişti, Allah’ın Resûlüne, utanmadan, “Ey Muhammed! Âdil ol.” diye. Çok görmemeli bu yaptığını bu küstaha! “Nezaket ve dinin büyüklüğünü kavrayabilme gücü münafıklarda olmazdı zaten.” (Tirmizî, “İlim”, 2684). Resûlullah’ın sözleri kulaklarımızda yankılanıyor bugün bile taptaze. Hurkus anlamadıysa bile, biz anlıyoruz onu. “Yazık sana! Ben âdil değilsem kim âdil olabilir!” demişti ona, Kutlu Elçi. Ve eklemişti: “Hurkus gibilerinin ha bire Kur’an okuması sizi aldatmasın. Okudukları Kur’an, gırtlaklarından aşağı inmez onların. (Kur’an’ı sindirememişler-dir onlar.) Onların amelleri, tıpkı ‘ok’un hedefini delip geçmesi gibi boşa gider.” (Müslim, “Zekât”, 2456).
Yüce Allah ise münafıkların boşa giden amellerinin sonucu olarak, uğrayacakları azabı şöyle anlatıyor bize:
“Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. (O gün) onlar için hiçbir yardımcı da bulamazsın.”
Ebû Rafi gibi mi olmalıyız, “yedi başak bitiren ve her başakta yüz tanesi bulunan bir ekin gibi bereketli (Bakara, 2/261); yoksa Hurkus gibi mi olmalıyız? Okuduğu Kur’an’dan nasiplenmeyen, amelleri hedefi sıyırıp geçen ‘ok’ gibi boşa giden ve çam yarması gibi kaba.
Münafıkça davranışları, altını, gümüşü, parayı imana tercih etmesi fayda verdi mi Hurkus’a ve diğer inançta ikiyüzlü davrananlara? Hayır! Kur’an bize şöyle diyor:
“Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar; hâlbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.”
Peygamber Efendimiz, münafığın başka niteliklerini ekliyor:
Emanete hıyanet!
Yalan konuşmak!
Sözünden caymak!
Tartışmada ölçüyü kaçırmak! (Buharî, “İman”, 34)
Bütün bu davranışlar dürüstlüğü gölgeleyen şeyler. Mevlana boşuna demiyor: ‘Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!’ diye.
Son sözü, gelin, Peygamberimizden dinleyelim, Allah’ın Resûlü buyuruyorlar ki:
“Münafık iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. Bir o sürüye gider, bir bu sürüye!” (Müslim,”Sıfâtü’l-Münâfikîn”, 7043)
Ve yine bir hadislerinde çok iyi bildiğimiz sözünü söylüyor, Efendimiz: “Sürüden ayrılanı kurt kapar.” (İbn Hanbel, Müsned, 28064)
Allah hiçbirimizi kurda kuşa yem etmesin. Rabbim, hepimizi münafıklıktan uzak tutsun. Doğruluk, dürüstlük ve imandan ayırmasın. Selam olsun, hidayete tabi olanlara!
“Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.” (Nisâ, 4/2)
İslam öncesi dönemde bakımsızlık, boşama kolaylığı ve vefat gibi sebeplerle toplumda dul ve yetim kalan insanların sayısı oldukça fazla idi. Anne ve baba-larının ölmesi durumunda yetimlerin korunup gözetilmesi işi kabile reislerine düşüyordu. Câhiliye döneminde kabileler arasında sık sık savaşlar meydana ge-lirdi. Bu savaşlarda pek çok kişi hayatını yitirdiği için, vesayet altına giren öksüz kızların sayısı oldukça fazlaydı. Öyle ki, bazen bir velinin velayeti altında on-on beş kadar öksüz kız bulunabiliyordu. Yetimler, haklarını savunmaktan aciz ol-dukları için, çoğu kere büyük vârisler onların haklarına riayet etmez ve onlara bir şey vermezlerdi.
Dinimiz yetimlerin korunup gözetilmesine büyük önem vermiştir. Onların ko-runup gözetilmesinden ise birinci derecede velilerini sorumlu tutmuştur. Şöyle ki, babasını kaybeden her çocuğun gerek şahsı gerekse malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye ihtiyacı vardır. İşte bu koruyucu ve temsilciye veli adı verilir. Velinin görevi yetimi koruyup gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır. Kendisi de yetim olarak büyüyen sevgili Peygamberimiz, içinde yetiştiği toplumda yetimlere yapılan kötü muamelelere tanıklık etmiş biri olarak onların haklarının ko-runması hususunda son derece titiz davranırdı. Belki de toplum kesimleri içerisinde üzerlerine en çok eğildiği kesim dul ve yetimlerdi. Sehl b. Sa`d’ın rivayet edildiğine göre Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde “Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız” buyurmuş ve işaret parmağıyla orta parmağını aralarını biraz aralayarak göstermiştir (Buhârî, “Talâk”, 25).
Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise, “Müslümanların evleri arasında en iyisi içinde ken-disine iyi davranılan yetim bulunan evdir. En kötüsü de, içinde, yetim bulunup da kendi-sine kötü davranılan evdir.” (İbn Mâce, “Edeb”, 6) buyurarak yetimlerin sıcak bir yuvada korunup gözetilmesini teşvik etmiştir. Görüldüğü üzere burada önemli olan sadece onları barındırmak yani iaşe ve ibatelerinin sağlanması değil; barınma ile beraber onlara iyi davranılmasıdır. Bunun içindir ki, barındığı evde yetime iyi davranılmaz, maddî ve manevî bakımdan eziyete maruz bırakılırsa, bu tür bir barınma, İslam’ın istediği gerçek bir barındırma değildir.
Ayet-i kerimede yetimlerin hukukunu gözetmeyen kimseler uyarılmıştır. Şöyle ki, yetimlerin malını yemeye, gasbetmeye, onu kendine ait kötü malla değiştirmeye kalkışan velinin görev ve yetkisini kötüye kullanmış olacağı, dolayısıyla emanete hıyanet etmiş sayılacağı ifade edilmiştir. Hadis-i şeriflerde ifade edilen yedi büyük günah arasında yetim malı yemek de geçmektedir. Efendimiz (s.a.s), “Yedi helâk edi-ciden kaçının!” buyurmuş, Orada bulunan sahâbîlerin, “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sormaları üzerine “Allah’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş mey-danından kaçmak, evli, namuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnat etmektir.” buyurmuştur (Buhârî, “Vasâyâ”, 23; Müslim, “Îmân”, 145).
Yukarıda da ifade edildiği üzere İslam’dan önce insanlar yetimlerin mallarını yer-lerdi. Bazen de mallarından yararlanabilmek için yetimlerle evlenirler veya kendi çocuklarını onlarla evlendirirlerdi.
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.”
“Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” (En’âm, 6/152) mealindeki ayetlerin nazil olması üzerine Müslümanlar yetimlerin malların-dan el çektiler. Öyle ki, onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar. Evlerinde yetim bulunan-lar onun yiyecek ve içeceklerini ayırarak onlara ayrı bir ev tahsis ettiler. Bu durum, mallarını çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin de aleyhine olduğu gibi yetim himaye eden kimselere de güç geliyordu. İşte bu yanlış anlamayı bertaraf etmek amacıyla Cenab-ı Allah şöyle buyurdu:
“…Sana yetimleri soruyorlar. De ki: ‘Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışıp (birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da) sizin kardeşlerinizdir…”
(Bakara, 2/220)
“Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.” (İsrâ, 17/34)
Çocukların yetiştirilmesi, topluma kazandırılması anne babalar tarafından çok önemsenen bir durumdur. Ancak anne baba şefkatinden mahrum olarak yetişen yetim çocukların da yetiştirilmesi, bakımının üstlenmesi ve malının himaye edil-mesi gerekir. Bu bakımdan bu çocukları himayesi altında bulunduranlar çocukların eğitimini verdikleri gibi mallarının korunmasını da üstlenmek durumunda kalırlar. Çünkü ayetlerde bu hususun üzerinde önemle durulmakta, yetimlerin mallarını korumayı üstlenenlerin sorumluluklarını yerine getirmelerinin önemine vurgu ya-pılmaktadır.
Konumuzu teşkil eden ayette yetimin malını yemenin haram olduğu bildiril-mekte, o malları zayi etmeden yetimin lehine yerli yerince, artırma maksadıyla ta-sarrufta bulunmanın ise meşru olduğu bildirilmektedir. Yetimler olgunluk çağına ulaşınca artık velilerin onlar üzerendeki himaye hakları sona erer. Bu bakımdan yetim çocukların büyüdükleri zaman mallarının verileceğini düşünerek acele edip, onların mallarını harcamak Allah’ın emrine aykırı davranmak demektir. Bu hususta ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:
“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler diye onların mallarını israf ederek çabucak yemeyin. Kim zenginse kaçınsın, fakir olan da örfe göre yesin.”
İslam’dan önce insanlar, yetimlerin mallarını yerler, onların mallarından yarar-lanmak için yetimle evlenme, ya da onu oğlu veya kızı ile evlendirme yollarına başvururlardı. “Yetimlerin malına yaklaşmayın” ayeti nazil olunca ashab-ı kiram bu durumdan çok endişe duymaya başlarlar. Yetimlerin mallarını hatta yiyeceklerini bile kendi yiyeceklerinden ayırırlar. Bu davranış ise yetimlerin himaye edilmele-rinde birtakım sorunlara yol açar. Ashaptan bir kişi Hz. Peygamberimize yetimleri oturtacak ayrı bir eve, yiyecek ve içecek verecek ayrı bir imkâna sahip olmadıklarını söyler. İşte bu yanlış anlamayı bertaraf edip meseleyi açıklığa kavuşturmak üzere Müslümanları rahatlatan diğer ayet nazil olur:
“Eğer onları da katarsanız biliniz ki onlar kardeşlerinizdir. Allah, fesat yapanı da ıslah edeni de bilir.”
Bu âyete göre önemli olan, yetimi güzel yetiştirmek, onun malını da kendi ya-rarına ıslah edip geliştirmektir. Aleyhlerine olmamak şartıyla yetimlerle beraber oturmakta, onların mallarını kendi malına katıp beraber çalıştırmakta bir sakınca yoktur. Ancak elde edilen gelirden masraf çıktıktan sonra paylarına düşeni onlara vermek veya onların hesabına kaydetmek gerekir.
Cenab-ı Hak, yetim mallarını haksız yere yiyenlerin şüphesiz karınlarını ateş ile doldurduklarını ve alevli ateşe atılacaklarını ayette bildirmiştir (Nisâ, 4/10). Peygam-berimiz de yedi helak eden günahlar içerisinde yetim malı yemeyi saymış ve bundan sakındırmıştır (Buhârî, “Vesaya”, 23, “Tıb”, 38; Müslim, “İmân”, 145). Diğer bir hadiste de Peygamberimiz (s.a.s), İsrâ gecesinde, ağızlarına ateşten taşlar konulan ve böylece azap edilen bir kavmi gördüğünü, Cebrail’e bunların kimler olduğunu sorunca dün-yada yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler olduğunu haber vermiştir (İbn Hibbân, Sahîh, XXIII, 57, hadis no, 5657).
O halde bakımını üstlendiğimiz yetimlerin mallarını artırmak, zayi etmemek hususunda çok dikkatli olmalıyız. Onlar bizim himayemizde iken kendi çocuğu-muzdan da daha fazla ilgi göstermeliyiz. En iyi şekilde onların mallarına yaklaşma-lıyız. O yetim çocukların ergenlik çağına ulaşıncaya kadar adeta bize teslim edilen bir emanetin zarar göreceğini düşünerek üzerine esip, titiz davranmalı ve mallarını korumalıyız.
“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm!’ der (geçer)ler.” (Furkân, 25/63)
Yüce Rabbimiz bu ayette ve sonraki ayetlerde sayılan üstün özellikleri taşıyacak olan ve Rahmân’a kul olma bilincine erişen kullarını; rahmet ve sevgisini hak edece-ğimiz için, kendi ismine ekleyerek “O Rahman’ın kulları” ismiyle şereflendirmekte-dir. O Rahman’ın has kulları olarak en önemli özelliğimiz; O’na iman etme ve kulu olma bahtiyarlığının bize kazandırdığı iç huzuruyla vakûr/ağırbaşlı ve mütevazı/ alçak gönüllü olmamızdır.
Kişinin nefsini Hakk’ın huzurunda kulluk mevkiine koyması, insanlara karşı ki-birli ve gururlu olmaması imandandır; Yine kişinin kendini büyük görmesi, büyük-lenmesi, başkalarını küçük görmesi ise küfür ve cehalettendir. Kur’an’da başka bir ayette; “Allah katında en değerliniz takva (Allah’a karşı sorumluluk bilinci) bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurât, 49/13) buyrulmak suretiyle insanların kendilerini üs-tün görmelerinin yanlışlığına dikkat çekilmiştir. Bir başka sure ve ayette rabbimiz bu duruma şöyle işaret etmektedir: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.” (İsrâ, 17/37)
Hz. Peygamber (s.a.s) de hem kendisi insanlara karşı mütevazı davranmış, hem de müminleri mütevazı olmaya çağırmıştır. Konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah için alçak gönüllü davranırsa, kuşkusuz Allah da onun derecesini yükseltir.”
Allah’ımızın büyüklüğünü ve kendimizin nasıl ve niçin yaratıldığımızı, yaratılış safhalarımızı bilip düşünen bizler elbette ki büyüklük taslayamayız. Çünkü her an Cenâb-ı Hakk’a muhtacız. Mülkün tamamı ve nimetin her türü O’nundur. İnsa-nı yaratmadan önce yerküreyi bizim yaşayışımıza elverişli duruma getirip lüzumlu bütün kaynakları hazırlayan, Allah’tır. O halde büyüklük ancak O yüce Kudret’e yakışır ve O’na mahsustur. Resûlullah (s.a.s), kibrin ne kadar kötü bir huy olduğu-nu vurgulamak üzere, kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceğini bildirmiştir (Müslim, “Îmân”, 147-149).
Gerçekten değerli, akıllı, bilgili ve erdemli insanlar daima alçak gönüllü, ağır başlı olurlar. Bunun en güzel örneği de Peygamberimiz (s.a.s)’dir. Kibirden nefret eden Resûlullah (s.a.s), bütün müslümanlar karşısında mütevazı olmayı değişmez bir davranış kuralı olarak özenle korumuştur. Bu sebeple “tevazu/kişinin nefsini Hakk’ın huzurunda kulluk mevkiine koyması, insanlara karşı kibirli ve gururlu ol-maması bir peygamber sıfatı olarak değerlendirilir.
Biz müminler de yeryüzünde zorba, mağrur, kibirli, saygısız, kaba ve haşin değil; sükûnet içerisinde, terbiyeli, ağırbaşlı, nazik ve yumuşak bir şekilde yürümeliyiz. İs-lam ahlakının, medeniyetinin, düşüncesinin ve idealinin canlı birer temsilcisi ve ay-nası olan biz müminler; inançları, davranışları ve sosyal konumları ne olursa olsun hemcinslerimiz olan diğer insanları da bizim gibi Allah’ın en şerefli varlıkları olarak görürüz. Kendimiz İslam nimetiyle veya Allah’a kullukla şereflendiğimizden dolayı bizim gibi düşünmeyen, inanmayan ve davranmayanları dışlamayız, kibirli, gururlu ve zorbalıkla davranmayız ve insani ilişkilerimizi merhametle sürdürmeye çabalarız. Buna rağmen ve belki biz müminlerin bildiği İslam’ın özellikleri ve güzellikleri ken-dilerine ulaştırılmamış, bu konuda cahil olan ve bize sözlü sataşmalarda bulunan bazı kişilere cevabımız da “selâm/esenlik” dileğiyle karşılık vermek olacaktır.
Müminler olarak hem vakûr/ağırbaşlı ve hem de mütevazı/alçak gönüllü olma-lıyız. Ancak kişiyi zillet ve meskenete düşürecek derecedeki bir tevazu/alçak gönül-lülük de dinimizin özüne aykırıdır. Buna da müsaade etmememiz ve gerektiğinde vakarımıza uygun bir şekilde karşılık vermemiz gerekir. Nitekim milletimizin tarihi bunun parlak örnekleriyle doludur.
“Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Neml, 27/88)
Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerin bazısı iman esasları, bazıları başta namaz, zekât, oruç gibi ibadetler hakkındadır. Bazıları ise, kıyametin kopması ve o anda meydana gelecek olaylar ve ahiret hayatı ile ilgilidir. Bazıları dinin emir ve yasaklarını bil-dirmekte, diğerleri ise ilahî dinlerin temelini oluşturan ahlaki prensipleri ihtiva et-mektedir. O âyetlerden bir kısmı, geçmiş milletlerin veya peygamberlerin başlarına gelenler ve bu olaylardan alınması gereken dersler hakkındadır. Yine bazı ayetlerde ise, kâinat ve kâinatın düzeni ve işleyişi hakkındadır.
Bütün bunlardan bahsetmekle beraber hiç şüphesiz ki Kur’an ne bir tarih, ne bir ekonomi ve ne de bir fen kitabıdır. Kur’an; Allah Teala tarafından tüm insanlığın kurtuluşu, hidayete ermesi, dünya ve ahiret saadetini sağlamak için gönderilmiş, dinin genel prensiplerini içerisinde barındıran, sağlamlığını koruyarak kıyamete ka-dar varlığını devam ettirecek olan ilahî bir kitaptır.
Durum böyle olmakla beraber Allah Teala kendi dilediği kadar Kur’an-ı Kerim’de diğer konuların yanında kâinat, kâinatın düzeni ve işleyişi hakkında da ayetler göndermiştir. Yüce Allah, kâinatla ilgili olarak Kur’an’da gece ve gündüzün yaratılması ve birbiri ardından gelmesi, bunun hikmeti, ayın ve güneşin hareketleri, yıldızlar, yeryüzü ve gökyüzü, nehirler, denizler ve dağlardan haberler vermektedir. İşte bu ayetlerden bir tanesi olan yukarıda metni ve tercümesi verilen ve Karınca suresi an-lamına gelen Neml suresi 88. ayette Allah Teala dağlardan ve dağların yürümesinden bahsetmektedir:
“Sen dağları görürsün de onları yerinde duruyor zannedersin. Hâlbuki onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.”
Ayette, dağların bulutlar gibi yürüdükleri haber verilmektedir. Bu ayet bizlere dünyanın döndüğünü göstermektedir. Çünkü dağların yürümesi, hareket etme-si demek, onun üzerinde bulunduğu dünyanın da yürümesi, hareket etmesi yani dönmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca “dağların yerinde durduğunu zanneder-sin” denilmekle aslında dağların yerinde durmadığına işaret edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetleri indiği dönem itibarıyla bilinmeyen bazı ilmî gerçekleri haber vermektedir. Bu ayette ifade edilen dağların yürümesi de iman unsuru devre-ye girmedikçe insanların kolayca inanabilecekleri hususlardan biri değildir. Çünkü insanlar, dağlara baktıkları zaman âyette ifade edildiği gibi dağların sabit bir şekilde yerlerinde durduklarını görmektedir.
Aynı şekilde insanlar bulutlara baktıkları zaman onların gökyüzünde bir yerden diğer yerlere gittiklerini yani ayetin ifadesiyle yürüdüklerini görmektedirler. İşte ayetin indiği dönemdeki insanlar ve dünyanın dönmesi ilmî gerçeği ortaya çıkma-dan önce yaşamış olan kişiler bir bulutlara bir de dağlara baktıkları zaman dağların bulutlar gibi yürüdüklerine inanmaları normalde mümkün gözükmemektedir. Ama müminler, imanları gereği şeksiz şüphesiz bu ayette belirtilenlere ve Kur’an’ın tü-müne inanmaktadırlar.
Buradaki bir diğer nokta ise bizlerin ilme önem vermemiz gerektiğidir. Çünkü dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünün ortaya konulması bilimsel çalışma-ların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kur’an, her ne kadar bir fen kitabı olmasa da bilimin ancak bugün varabildiği bazı sonuçları 14 asır önceden haber vermiştir. Burada bizlere düşen görev, İslam’ın emrettiği şekilde çalışarak ilimde v.b. alanlarda en önde gitmek olmalıdır. İlk emri “Oku” (Alak, 96/1) olan bir kitaba ve ilme, oku-maya ve öğrenmeye önem veren bir peygambere sahip olan biz Müslümanların, bu ilkeler doğrultusunda hareket ederek ve çok çalışarak yeniden ilimde öncü olmamız gerekmektedir.
“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz.” (Maide, 5/89)
Söz söylemeden önce iyice düşünmeliyiz. Çünkü söz ağzımızdan çıktıktan sonra bizi bağlar. Atalarımız der ki: “Boğaz dokuz boğumdur, dokuz düşün bir konuş”, “Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir. Ağızdan çıktıktan sonra sen sözün esiri olursun.”
Sözlerimiz bir senet gibi olmalıdır. Yapamayacağımız konuda söz vermemeli, eğer söz vermişsek o sözü mutlaka yerine getirmeliyiz. Aksi takdirde, Yaratıcımız ve insanlar nezdinde itibarımız kalmaz. Bazen yemin ederek sözlerimizi kuvvet-lendirmeye çalıştığımız zamanlar olur. Aslında Müslüman, yemin etmeye ihtiyaç duyulmayacak derecede sözüne güvenilen ve çevresi tarafından böyle bilinen insan olmalıdır. Atalarımız; “Doğru sözde yemine ne hacet!” demişlerdir. Yemin etmek, verdiği söze Allah’ı şahit tutmak demektir. Bu sebeple, yalan yere yemin etmek ve yapılan yemine uymamak büyük bir günahtır.
Mecbur kalmadıkça yemin etmeyelim. Yemin ederek bir konuda söz verdiğimiz zaman, mutlaka yeminimize bağlı kalalım. Mevla’mız bu hususta şöyle buyuruyor:
“Allah adına yaptığınız ahidleri yerine getirin. Allah’ı kefil tutarak kuvvetlendirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı bilir.”
Dinimizce yasaklanan bir şeyi yapmaya ya da yapılması emredilen bir şeyi yap-mamaya yemin ettiğimiz takdirde ise bu yeminimizi yerine getiremeyiz. Mesela; içki içmeye veya bir Müslüman kardeşimizle konuşmamaya yemin etmişsek, yeminimizi bozmamız ve keffâret ödememiz gerekir. Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurur:
“Bir kimse bir iş için yemin eder, sonra da ondan hayırlısını görürse yeminini bozsun ve kefâret versin.”
İnsan olarak zaman zaman yanılır, doğru olduğunu zannederek yanlışlıkla ye-min ederiz. Ayrıca, dil alışkanlığı sebebiyle, yemin etme kastımız olmadan “Valla-hi”, “Billahi” gibi yemin kelimelerini kullandığımız olur. Bu tür yeminlerden dolayı keffâret gerekmez. Ancak, dil alışkanlığından kaynaklansa bile sık sık yemin etme alışkanlığımızı terk etmeye gayret etmeliyiz. Yalan yere yemin etmek büyük günah-tır ve sahibine çok ağır bir vebal yükler. Yalan yere yemin eden kimse derhal tövbe ve istiğfarda bulunmalı, bir daha böyle bir hataya düşmemeye karar vermeli, yemin sebebiyle zayi olan hakları da ödeyip sahiplerinden helâllik istemelidir.
Yemin, Allah Teâlâ’nın isim veya sıfatlarından birine ant içmekle yapılır. “Vallahi, Billahi, Tallahi, Allah şahit, Allah hakkı için and olsun, Allah adına yemin ederim” gibi ifadeler böyledir. Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatları zikredilmeden söylenen bir sözün yemin sayılıp sayılmamasında toplumun örfü ölçü alınır. Toplumumuzda ba-zen bireyler sözlerini teyit etmek “Kâbe hakkı için”, “Şöyle yaparsam Müslüman olmayayım” gibi toplumun kutsal değerleri üzerine yemin etmektedir. Bu sözler, örfen yemin telakki edildiği takdirde, diğer yeminlerin tâbi olduğu hükme tâbidir. Dolayısıyla bu ifadeler Müslümanları bağlar.
Yeminini bozan kimse keffâret olarak; ya on fakiri sabahlı akşamlı doyuracak ya da on fakiri orta seviyede giydirecektir. On fakire birer fitre miktarı veya bir fakire on ayrı günde her gün birer fitre miktarı para vermekle de bu görev yerine getiril-miş olur. Eğer bunlara gücümüz yetmezse üç gün oruç tutmamız gerekir. Hanefi ve Hanbelîler’e göre bu üç gün orucun arka arkaya tutulması şarttır.
“(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5)
Namazda her rekâtta okuduğumuz Fatiha suresinin bu beşinci âyetinde ibadetin yalnız Allah’a yapılacağı ve yardımın ancak O’ndan dilenileceği, böylece biz mümin-lerin ancak Allah’a kulluk edecekleri vurgulanmaktadır. Allah’a karşı olan “kulluk” görevimiz O’nun emirlerine itaat ve yasaklarından kaçınmakla olur. Kulluğun baş-langıcı kötülüklerden ve yasaklardan uzak durmaktır. Bizi günahlardan alıkoyacak, Allah ile olan bağlarımızı güçlendirecek ve bize iyilikleri yapmamız konusunda güç kazandıracak olan şeyler ise, ibadetlerimizdir. İbadet olmadan kulluk olmaz. Rabbi-mize şükretmenin yolu ibadetten geçer. Bu itibarla bir müminin Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmesinde iki husus öne çıkar: Bunlardan birincisi Allah’ın yasak kıldığı şeyleri ve kötülük işlemekten uzak durmak. İkincisi Allah’a karşı ibadet gö-revlerimizi yerine getirmek. Yani Allah ile bağımızı güçlendiren namaz, oruç, zekât ve hac gibi belli bir şekle, vakit ve mekâna ait bağlı ibadetlerimizi ancak Allah için yapmaktır.
Dinimizde bizi Allah’a yaklaştıran ibadetlerimiz yanında her güzel iş de ibadet olarak kabul edilir. Bu itibarla iyi bir kul olabilmek için bütün varlıklarla olan ilişki-lerimizde güzel ahlakla muamele etmeliyiz. İnsanlığın kötülüğüne olan her şeyden uzak durup, kötülüğün yok edilmesi için mücadele etmeliyiz. Öldürmek, aldatmak, hile yapmak, haksızlık yapmak, gasbetmek, başkalarının iffet ve haysiyetine zarar verecek söz ve davranışlarda bulunmak, başkasının mahremine göz dikmek, kötü gözle bakmak, zina ve iftirada bulunmak, yol kesmek gibi toplumun huzurunu baltalayan her fiilden bir mümin olarak uzak durmamamız kulluğumuzun bir ge-reğidir. Diğer taraftan yeryüzündeki doğal dengeyi bozan her türlü iş ve davranışın da kötülük olduğunu bilmemiz gerekir. Bu itibarla doğayı kirletmek, tahrip etmek, yangınlar çıkarmak, bilinçsizce ormanlara ve su kaynaklarına zarar vermek gibi can-lı cansız her türlü varlığın dengesini bozan fiillerden uzak durmalıyız.
Bir mümin olarak vicdanımızı daraltan her türlü davranışımızı sorgulayarak ne-fis muhasebesi yapmalıyız. Zira Allah’a kul olmanın özünü iyi ve güzel olan işlere “içtenlikle” yönelmek oluşturur. İyiliğin özünü de “samimiyet” oluşturur. Yaptığımız güzel bir fiilin Rabbimiz katında iyilik olarak yazılmasının ilk koşulu niyetimizin halis ve içten olmasıdır. Yüce Yaratıcımızın hoşnutluğunu düşünerek yapacağımız her türlü güzel fiil, aynı zamanda kulluğumuzun temelini oluşturan bir “iyiliktir”.
Bir mümin olarak “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” ayeti gereği her şeyimizde dürüstlüğü esas almamız gerekir.
Demek ki Allah’a kul olmak kulluğun gereklerini yerine getirmekle olur. Allah’a kulluk, şeytana ve şeytanî işlere, nefsimizin kötü arzularına, menfaate, servet ve şöhrete kul olmaktan kurtulmakla ve böylece her türlü kötülükten uzak durmakla başlar. Diğer insanlara, canlılara ve doğaya zarar vermekten uzak durmakla devam eder. İbadetleri sadece Allah için yapmakla zirveleşir. Rabbimizin “Sana ölüm gelince-ye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99) emri gereği mümin ölünceye kadar Allah’tan başkasına kulluk etmemek için erdem mücadelesini devam ettirir. Bir mümin için dünya ve ahiret saadeti de ancak bu yolla kazanılır.
“Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! Onlar yeminlerini kalkan yapıp
(insanları) Allah’ın dininden alıkoydular. Bunun için onlara alçaltıcı bir azap vardır. Onların malları da, evlatları da Allah’a karşı kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. Onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Mücadele, 58/14-17)
Yalan yere yemin etmek; gerçeğe aykırı olan bir şeyin doğru olduğunu söyleye-rek yemin etmektir. Yalan yere yemin eden kişi, Allah’ı yeminine şahit göstererek insanları kandırdığı, Allah’ın adını istismar ettiği için O’na iftirada bulunmaktadır.
Bu nedenle yalan yere yemin etmek büyük günahlardan sayılmıştır. Okuduğumuz âyetlerde Müslüman gibi görünen fakat İslam düşmanlığı yapan münafıklar yahut Medine ve çevresinde yaşayan Yahudiler veya Abdullah b. Nebtel isimli bir münafığın, Resûlullah’ın huzurunda O’nun aleyhine sözler söylemediğine dair yalan yere yemin etmesi ve bulup getirdiği tanıkların da bile bile yalan yere yemin etmeleri anlatılmaktadır (Kur’an Yolu, V/277-279). Ayetin sebeb-i nüzulündeki özel durumlarla birlikte genel hedefin, bile bile yalan yere yemin etmenin, yeminleri kalkan olarak kullanmanın, yeminlerin arkasına sığınıp insanları aldatmanın müna-fıkların özelliklerinden olduğu işlenmektedir.
Müminler olarak hepimiz, münafıkların ve yalan yere yemin edenlerin durumu-na düşmememiz için bu konuda çok dikkatli olmalıyız. Nitekim bu konuda yüce Allah; “Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır. Allah’a verdiğiniz sözü az bir karşılığa de-ğişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/94-95) buyurmaktadır.
Dinimizce yalan söylenmesine sadece şu üç yerde izin verilmiştir. Bunlar;
Bunlardan başka da hiçbir konuda yalan söylemeye, yalan yere yemin etmeye izin verilmemiştir. İnanç esaslarımıza göre günah ve hata kapısı peygamberlerden gayri tüm insanlara açıktır. Ancak bu açık kapıyı bahane ederek bile bile yalan söy-lememeli, yalan yere yemin etmemeli, günah ve hata işlememeliyiz. Şayet bilmeden böyle bir duruma düşmüş isek, hatamızı anladığımız zaman hiç beklemeden gü-nahlarımızı bağışlaması için Allah’a tövbe etmeli, üzerimizde kul hakkı var ise hak sahipleriyle dünyada iken helalleşmeliyiz.
Dünya hayatı bizim için bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmak için dünyada Allah’ın bize emrettiği salih amelleri işlemeli ve bu imtihanı kazanmaya çalışmalıyız. Zira dünya hayatı ve nimetleri geçicidir. Kalıcı olan ise ahiret hayatıdır. Öyleyse fani dünya hayatı uğruna baki olan ahiret hayatımızı tehlikeye atmayalım.
Yüce Allah, yalandan ve yalan yere yemin etmekten sakınmayı cümlemize nasip etsin.