KültürTarihYaşam

Amerika Notları – Tarih, Toplum ve Kültür!

Her ülkenin vatandaşlarına göre başka bir ülke başka bir dünyadır ve alışılmışın dışı olduğu için ilginçtir. Hele o ülke Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi bir ülkeyse bu ilginçlik daha da artar; çünkü Amerika “uzaklardaki bir toprak parçası”, hatta bazılarına göre “cennet” sayılır. Bu yüzden, hakkında birçok yazı, birçok seyahat eseri yazılmıştır. Bu yazı ise, dokuz ay gibi “kısa” (! -en azından Amerika’yı tanımak için “kısa”) bir süre için Amerika’da bulunmuş bir sosyal bilimcinin izlenimleridir.

Amerika! Amerika!

Amerika’yı kim bulmuş? Alışılmış söylemle, Kristof Kolomb isminde biri. Alışılmamış söylemle Americo Vespucci veya Vikingler veya Berring Boğazını geçerek Orta Asyalılar. Her ne kadar bizimle ilgilenen kişiler de sık sık Kızılderililerin, daha doğrusu Amerika’nın asıl yerlilerinin yaşam biçimlerinde ve ürettikleri kültürel ürünlerde, ki bunların en belirgin olanı da kilim motifleri kuşkusuz, Türk kültürüyle büyük benzerliklerin olduğunu vurguladıysa da, buna karar verebilmek için başka kültürlerin de aynı açıdan incelenmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Karşı karşıya olduğumuz benzerlikler kuşkusuz ortak bir kökeni ortaya koymaktadırlar, ancak bu kökenin insan olmak mı, göçebe olmak mı, yoksa Orta Asya kökenli olmak mı olduğunu kestirmek güç. Bu yöndeki teoriler de artık herkesi değil, olsa olsa tarihçileri ilgilendirir. Niye mi? Çünkü…

Amerika’yı kimin bulduğu üzerinde durmak sıradan bir konu ve herhangi bir Ansiklopedi sayfalarında kolaylıkla bulabilirsiniz. Asıl üzerinde durulması gereken, “Amerika’yı kimin kaybettiği. Amerika’yı kaybedenler de, tabii ki kızılderililer. Koskoca kıtada birçok “Indian Reservation” (Kızılderili İskan Bölgesi) var, ama kızılderili yok. Bizim bulunduğumuz Ohio’da ve özellikle de başkenti Columbus’ta da var bu reservation’lardan, ama orda kızılderililer yok. Son ay içinde gittiğimiz Arizona’da Indian Reservation’ların oldukça çok olduğunu duyduk, ama sadece bir güzellik kovboy kentinde iki kızılderili ve bir de kızılderili olduğundan şüphelendiğimiz otelde kaldırım kenarlarını boyayan bir işçi gördük. Kuşkusuz bundan fazla kızılderili var Amerika’da, bu kesin; ama Amerika’yı kaybeden onlar, kesin olan bir diğer husus da bu.

Büyük Amerika

Beyazlar Amerika’ya yeni yeni gelmeye başladıklarında, kızılderili şeflerinden birinin bir sözünü hatırlıyorum: “Bu topraklar geniş! Size de, bize de yeter, gelin kardeşçe yaşayalım, bu topraklar üzerinde!” anlamında bir sözdü. Her ne kadar bu sözün ikinci kısmı doğru çıkmadıysa da, birinci kısmı oldukça doğru. Amerika çok büyük bir yer; sadece Texas eyaleti hemen hemen Türkiye kadar. Düşünün ki, Amerika 50 eyalet ve Texas onlardan sadece biri.

Türkiye’de haritaya bakınca, Amerika avuç içi kadar bir yer. Diyorsunuz ki, bir uçtan öbür uca iki günde arabayla gidersiniz. Çünkü Türkiye’de bir günde bir uçtan öbürüne gitmek mümkün sayılır. Amerika’da da, haydi olsun iki katı. Ama Amerika’ya varınca onun ne kadar geniş olduğunu çabucak anlayıveriyorsunuz.

Bir gün Columbus’tan Winston-Salem’e gitmeye karar veriyorum. Haritaya bakıyorum, iki-üç parmak kalınlığında bir uzaklık var aramızda. Düşünüyorum ki, yol 4-5 saat sürer. Ama yola koyulunca, açık trafikte ve 120-130 km hızla 9 saatte zor varıyorum; hemen hemen düşündüğümün iki katı. Anlıyorum ki, bu Amerika büyük Amerika. Sonra görüştüğüm Amerikalılar bunun yabancılar tarafından sık sık yaşanan bir durum olduğunu söylüyorlar.

Amerika’nın büyüklüğü başka özelliklerinde de görülüyor. Bir gün, Niagara Şelalesi’ne gidiyoruz. Şelalenin bir tarafı Amerika, öbür yanı Kanada. Şelaleyi üstünden seyretmenin yanı sıra, Amerika’nın büyüklüğünü anlayasınız diye, sizi aşağıdaki mağaralara indirerek şelalenin altına götürüyorlar, hatta vapurla şelalenin “içini” gezdiriyorlar; tabii ki o heybetli suya yanaşabildiğiniz kadar. Bizdeki şelaleleri düşünüyorum. En meşhur şelalemiz Manavgat Şelalesidir ve boyu 5-10 metreyi geçmez. Belki Antalya – Kurşunlu Şelalesini benzetebiliriz Niagara’ya; ama o da Niagara’nın yanında minyatür gibi kalıyor. Bir daha, diyorsunuz ki, “Büyük Amerika!”.

Bu sözü iki kere daha sarf ediyorum; biri “Old Man’s Cave”, yani İhtiyarın Mağarası diye bir yer. Bizde kıyaslayabileceğiniz yer, belki Mersin civarındaki Cennet ve Cehennem çukurları. Ama Old Man’s Cave, Cennet’in veya Cehennem’in en azından 100 misli büyük, uzun ve içinde kendi çapında şelalesi bile var. Amerikalılar ya her şeyin büyüğüne sahipler, ya da büyük şeylerin yanında küçüklerinin adını bile anmıyorlar.

“Büyük Amerika” lafını sarf ettiğim bir değer yer ise, Grand Canyon (Büyük Kanyon diye çevrilebilir). Gene Kanyonun tepesindesiniz ve aşağıya inip çıkmak bir gününüzü alıyor; yirmi kusur mile (40 km falan tutar) kadar iniliyor aşağıda; tabii ki bu, yolun uzunluğu, Kanyonun derinliği değil; dolana dolana iniyorsunuz, dolana dolana çıkıyorsunuz. Kanyonun uzunluğu ise 250 mil civarındaymış: şöyle böyle 400 km.

Süze bir kez daha “Büyük Amerika!” dedirtiyor.

Herhalde açıktır ki, Amerika’nın burada anlatmaya çalıştığım tarafı coğrafyası. Bütün bunlar, aslında kızılderili şefinin sözlerinin doğruluğunu göstermek için. Yoksa, Amerika’nın devlet olarak büyüklüğünden bahsetmiyorum. Ama birçok kişi bu coğrafyadan etkilenip devletinin büyüklüğü sonucuna varmıyor da değil, hani!

Amerikalı Kim?

Amerika büyük, anlaşıldı: peki, Amerikalı ya da Amerikan kim? Düz mantıkla, büyük Amerikanın büyük vatandaşı. Ama yanlış. Gerçek Amerikalı yok Amerika’da. Bu sözün üç türlü açıklaması yapılabilir:

Birincisi, yukarıda bahsettiğim (daha doğrusu bahsedemediğim) kızılderililer. Onlar gerçek Amerikalı ve “evde yok”lar.

İkinci anlamı ise, yeni gelenlerle ilgili. Amerika’da son yıllarda büyük bir Doğu Asyalı akını var. Her yerde Çinli, Koreli, Japon, vb. kişilerle karşılaşıyorsunuz. Hatta, bazan “Amerikalılar nerede?” diye sorasınız geliyor. Aslında Amerikalılar da sevmiyorlar bu kişileri, ama Amerika derleme-toplama vatandaşların ülkesi ta başından beri. Yetmiş iki buçuk millet Amerikalı denen bir milleti oluşturuyor. Dolayısıyla, bu hamura Doğu Asya’nın da katkıda bulunması gayet normal.

Bir de Ruslar var. Onlar daha da yeni. Son yıllarda Amerika kapılarını Ruslara aralamış ve onlar da akın akın hamura katkıda bulunmaya koşuyorlar. Misafirin misafiri sevmediği gibi, Amerika’da da önce gelenler sonra gelenleri beğenmiyorlar.

Üçüncü anlamı biraz daha farklı. Bir kısım Amerikalılar, amerikan toplumunu sevmiyor ve kendilerinin onun bir parçası olduğunu kabul etmiyorlar. “Ben senin bildiğin Amerikalılardan değilim” gibi bir tavır. Ama onlar da vergilerini ödüyor ve MacDonalds’da hamburger yiyip Coca-Cola içiyorlar; yani, eşeleyince altından Amerikan milliyetçisi (bu ilginçtir!) çıkıyor. “Biz böyleyiz” diyorlar.

Bu arada, tipik bir Amerikanı tanıtmak istiyorum: annesi (eski) Rusyalı, babası Almanyalı, annesinin annesi Portekizli, babasının annesi İngiltereli, annesinin babası yahudi kökenli, babasının babası … (bu kişilerin milletlerini şüphesiz karıştırmışımdır!), birinci eşi “native” Amerikan, ikinci eşi Yunanlı olan bir kişi. Bu kişi benim conversation partner’imdi (İngilizce konuşmayı geliştirmek için bir araya gelip konuştuğum kişi). Tabii, ben ona sık sık “Sen Amerikalı değilsin!” diyordum. Çünkü bana göre “international” biriydi o; yani vatansızlardan.

Tarihsiz Toplum

Bir gün üniversite öğretim üyelerinden birisiyle konuşuyorum. Bana Amerikan toplumundan şikayet ediyor; ahlakın bozulduğundan ve “ahlak eğitimi” verme çabalarının başarısızlığından bahsediyor: “İyi bir nesil yetiştiremiyoruz. Toplum kötüye gidiyor” falan diyor. Ona, “İyi bir nesil yetiştiremediniz, ama yokluktan bir millet ortaya çıkardınız” diyorum; “Haklısın” diyor.

Amerika’nın tarihi yok. Columbus’un en eski binası 100 yaşını doldurmamıştır. Ondan ötesi yok. Amerikalıların ataları at üstünde Viyana kapılarına gitmemişler; Alparslanları yok, Malazgirt’te savaşmamışlar; Selçuklu, Osmanlı İmparatorlukları olmamış. Tarih fukarası bir toplum. Bizim öğrencilerimiz tarih dersinde kronoloji ezberlemeye yetişemezken, onların öğrencileri öğrenecek şey bulamıyorlar.

Amerika’nın tarihi yok; dolayısıyla, geleneği de yok. Bireylerin hayatını kolaylaştırma işlevi gören, toplumun geçmiş yaşantılarının tortusu diye tanımladığımız, bizden önce yaşayanların bize bıraktığı muhteşem bilgi birikimi onlarda yok. Amerikalı tarihsiz ve bunun sonucu olarak da hayat cahili. Hayatı kendisi öğrenmeye çalışıyor, ama ömrü de yetmiyor.

Yol Çok, Trafik Çok, Trafik Sıkışıklığı Yok

Amerikalı dediğimiz bu insanlar genellikle kendi dünyalarında yaşıyorlar. Amerikalının bir arabası vardır; sabahleyin evinin önünden ona biner, işyerinin önünde iner. Akşam, arabasına işyerinin önünde biner, evinin önünde iner. Eğer başka bir yere gidecekse de aynı şekilde gider. Bu yüzden, benim gittiğim şehrinde kaldırım denen şey pek sık bulunan bir şey değildi. Olanlar da nisbeten (en azından Türkiye’ye göre) temiz görünüyordu. Amerikalılar çok mu temizdi? Yoo. Ama kaldırımları kullanmadıkları için yolları yemiz duruyordu. Yaya denen yaratığa arabalardan az rastlandığı için bu yaratık kıymetliydi. Arabalar yayalara bize garip gelecek kadar hürmetkar davranıyorlardı. Amerika’da insan hayatı kıymetli, kısacası.

Araba çok olunca yol da çok oluyor. Nasıl? Amerikalıların en büyük buluşu, herhalde “Free way”lerdir. Bizdeki otobanların karşılığı sayılabilecek olan bu yollar, şehiriçi ve şehirlerarasında yaygın. Yoların sistematiği de kolay: Tek numaralı yollar kuzeyden güneye; çift numaralı yollar doğudan batıya gidiyor. Free way’de trafik lambası yok. Yani, Amerikanın bir ucundan öbür ucuna hiç durmadan gidebiliyorsunuz, tabii benzininiz yeterse.

Bunlar çok iyi şeyler kuşkusuz, ama mucize değil. Eğer yeni kurulan bir devletseniz, tabii ki sisteminizi daha kolay ve iyi kurarsınız. Ama bizim gibi binlerce yıllık bir memlekette bu şansınız yok denecek kadar az. Kıyaslama için şu denebilir: İstanbul için yapabileceğiniz şey, ancak düzenleme (tadilat) olabilir, yeniden kuramazsınız. Yeniden kuracak olsaydınız, daha iyi bir şehir planı ve şehirleşme yapabilirdiniz ve bu da kolaydı. Kısacası, biz “düzenleme” yapıyoruz, onlar kuruyorlar; kuruyorlar, çünkü tarihleri yok.

Yol ve özel araba çok olunca, toplu taşıma az oluyor ister istemez. dolayısıyla, otobüs terminaline gidip, ilk arabaya atlayarak komşu şehre gidemiyorsunuz. Genellikle günde bir kez sefer bulabiliyorsunuz.

Demiryolu da az ve ancak eşya taşımacılığında kullanılıyor. Amerika’da iki tren hattı varmış insan taşıyan ve rivayete göre oldukça pahalı sayılırmış.

Peki insanlar nasıl “nakil” oluyor? İki yolu var: birincisi, özel otolar. Bir yere gidecekseniz, ya kendi arabanıza, ya da kiraladığınız arabaya atlar gidersiniz; nasıl olsa benzin ucuz (bir litre benzin çeyrek dolar falan; yani bir ciklet parası). İkinci yol ise uçak. Uçaklar hem çok (otobüs terminaline gidip ilk otobüse atlamak yerine, hava alanına gidip ilk uçağa atlayabilirsiniz), hem de ucuz (hele bir de havayolları şirketleri arasında rekabet varsa!).

Emniyet

Amerikalının trafik sorunu yok; ne sorunu var? Emniyet. Hemen hemen her yerde “safe” (güvenli) ve “unsafe” (güvenliksiz) ayrımı yapılıyor. Bazı yerler safe’tir, dolayısıyla rahatça dolaşabilirsiniz; bazı yerler unsafe’tir, dolayısıyla dikkatli olmanız gerekir. Emniyetsiz yerler, genellikle zencilerin (yeni tabirle Afro-Amerikanların) yaşadıkları yerler.

Peki, gerçekten güvenliksiz mi bu yerler? Bir bakıma “evet”, bir bakıma “hayır”. Amerika’da bir mahalde bize göre “kırk yılın başında” bir olay olursa orası güvenliksiz sayılır. Halbuki bizde bu şekilde birçok yer/mahal vardır, ama hiç güvenliksiz olduğunu düşünmeyiz. Sonuç olarak denebilir ki, ya Amerikalılar bize göre korkak kişiler, ya da Amerika’da insan hayatı kıymetli. Tabii ikincisi daha doğru.

Güvenliksiz yerler genellikle zencilerin oturdukları yerler, dedim. Nerede oturuyor bu zenciler? downtown’da. Downtown neresi? Şehrin merkezi. Bize oldukça ters gelen bu durumun sebebi şu: Amerika’da şehir merkezleri önceden üst sosyo-ekonomik düzeydeki kişiler tarafından ele geçirilmiş, normal olarak (bizdeki gibi). Ama daha sonra, herkesin merkeze akın etmesi nedeniyle, zenginler şehir kıyısındaki “mutena” yerlere göç etmişler (nasıl olsa ulaşım problemi yok!). Şehir merkezi de fakirlere ve zencilere kalmış. Büyük bir ihtimalle bizim şehirlerin geleceği (veya gelmişi) de bu. Benzetmek yerindeyse içi çürümüş bir meyvaya benziyor: içi kötü, dışı güzel.

Downtown’da ne var? Bir kaç büyük ve çok katlı bina. Bunlar da çoğunlukla resmi binalar. Bunların dışında genellikle çok katlı denebilecek bina sayısı az. “Allah’ın arzı geniş”. Amerikalıların yer sorunu yok, dolayısıyla istedikleri kadar yayılabiliyorlar.

Aklıma gelmişken, Amerika’da da dilenciler var. Hele metropollerde sokakta dizilmiş yatan insanları birçok yerde görmeniz mümkün. Bizde sokakta yatan insanlar en azından parklarda falan yatar. Amerika’da ise düpedüz sokaklarda, kaldırımlarda.

Bu arada, genellikle şehirlerin bir nehir kıyısına kurulduğunu ve şehrin içinden geçen nehrin şehri güzelleştirdiğini de belirteyim. Amerikalılar suyu seviyorlar. Her şehirde en azından bir nehir; her mahallede en azından bir küçük göl veya bir büyük havuz; hemen hemen her evde bir havuz (havuzu olmayanlar en azından taşınabilir havuzları bahçelerinden eksik etmiyorlar) var.

Çoklu Kültür (Multiple Culture)

Amerikalıların sorunlarından biri güvenlik. İkincisi, discrimination (ayrımcılık). Bu ayrımcılık akla gelebilecek her türüyle Amerika’da var: cinsiyet ayrımı, ırk ayrımı, vb. Örnek olarak, kadınlar ikinci sınıf vatandaş. Erkeklerin üstünlüğü açık, tabii bazı erkeklerin. Dolayısıyla, Amerika’da feminizm haklı.

Ayrımcılık temelde Amerika’daki kültür çokluğundan ileri geliyor. Hangi kültür biraz güç ele geçirmişse, ayrımını yapmaya başlıyor. Bu yüzden, Amerika’nın eğitim politikasının temelinde ayrımcılığı ortadan kaldırmak var, ama başarısı? Yerel yönetimin ağır bastığı bir ülkede bunun önüne geçmek çok zor. Sözgelimi, ben çocuğumu zencilerin gittiği bir okula göndermek istemeyebiliyorum. Kanunlar önünde kimseye ırkından dolayı ayrım yapılamaz deniyor, ama her yerde ırkınızı soruyorlar. Nedenini sorduğunuzda da, “İstatistik için” cevabını alıyorsunuz.

Amerikalılar bir zamanlar zencilere karşı ayrım yapmışlar, bugün bu pek fazla hissedilmiyor (en azından dokuz ayda!), çünkü hatlar çizilmiş zaten. Şimdi uğraşılan, Asian-Amerikanlar; yani, uzak doğulular:

Çinliler, Japonlar, Koreliler, Vietnamlılar, Tayvanlılar, vb. “Eski” Amerikalılar onları pek sevmiyor. Eee, ne demişler, “misafir misafiri sevmezmiş”.

Amerikan Kimliği

Amerika’da birçok kültür var. Bunun sonucu olarak da, Amerikalının iki kimliği var ve bu kimlikler bir “-” işaretiyle bütünleştiriliyor: Asian-Amerikan, Afro-Amerikan, vb. Birinci kısım, kişinin köklerini ifade ediyor; ikinci kısım ise Amerikalı olduğunu. Köken olarak, dünyanın her yerini görmek mümkün; ama ben Avustralya ve Güney Amerikalı ile pek karşılaşmadım. Tabii bir de Antartikalı ile.

Yunanlı Aile, Yunanlı Sınıf Arkadaşı

Pek fazla Türk yok Amerika’da, olanların de çoğu öğrenci. Ama pek çok Yunanlı var. Bizi götüren kurum bize birer aile buluyor, Amerika’yı ve Amerikalıyı tanıyalım diye. Benimki Yunanlı çıkıyor. Bunlar protestanlığa yakın oldukları için temelde bize (Türklere) karşı bir düşmanlıkları yok. (Diğer bazı Yunanlıların Türklerden pek hazzetmediklerini ekleyeyim). Karakter olarak da bize benziyorlar ve bizi iyi anlıyorlar. Şiş kebabı, döneri, vb. Amerika’ya götüren onlar; tabii bu yüzden, şiş kebap, döner gibi yemekler yunan işi sayılıyor. Bu arada belirteyim, her tarafta “yogurt” yazıyor; ama yoğurtları bizim yoğurda benzemiyor. Amerikalılar ayranı bilmiyor ve sevmiyorlar. Bir de Türk kahvesi var bilinen. Bir profesörü ziyarete gidiyorum. Amerikalıların yapmadığı bir şeyi yapıyor ve benim için kahve satın alıyor. Almadan önce, “siz sert kahve içersiniz, değil mi?” diye soruyor, “eh!” diyorum. Ama aldığı kahveyi acılığından içemiyorum. Yani Türk kahvesi var, içilebiliyor; ama Amerikalının gözünde Türkler acı kahve içiyorlar.

Derslerde bir şekilde Türk ile karşılaşmış birileri ile karşılaşıyorsunuz. Bunlar genellikle asker kökenliler. Türk subayları ile onların Amerika’daki eğitimleri sırasında tanışmışlar.

Dersin birinde bir Yunanlı (Yunanistan kökenli Amerikalı) “Sen Türkiye’den misin?” diye sordu, İngilizce olarak. “Evet” dedim. Sonra, biraz zorlanarak, “ben İstanbul’da dokuz ay oturdum” dedi, “Rahmanlarda”. Rahmanları ben bilmiyorum, ama biraz şaka yollu adından bahsedilmiş gibi geliyor aklıma. Sonra, arkadaş oluyoruz. Bizi ailesi ile birlikte, yalnız bırakmıyor, birçok yardımını görüyoruz. Hatta, evsiz kaldığımız üç hafta bizi evinde misafir ediyor. Bu adam Amerikalı değil, diyorsunuz; tipik Türk, veya Akdenizli. Akdenizli kimliğinizi, böyle durumlarda daha iyi fark ediyorsunuz.

Bir gün bir alışveriş merkezinde önümdeki adam, bana dönüyor ve soruyor: “Nerelisiniz?”, “Türkiyeli” diyorum. “Ben de Yunanistanlıyım. Devletlerimiz arasında bir takım sorunlar var, ama benim sizle bir sorunum yok (Düşmanınız değilim). Elinizi sıkabilir miyim?” diyor. el sıkışıyoruz.

Bir de Kafkas kimliğimiz var. Bunu da Los Angeles’te fark ediyorum. Bir toplantıdan çıkıp otele gitmek için otobüs durağında beklerken, toplantı binasının önü kalabalıklaşmaya başlıyor. Bu garip, çünkü Amerikalılar içeri girer, oturur. Kalabalık bir yandan da püfür püfür sigara içiyor. Tiplerine bakarak, “ha! bunlar bizim o taraflardan!” diyorum. Biraz sonra öğreniyorum ki, bunlar Ermeniler. O gün de Leon Terpetrosyan Los Angeles Ermenileri ile bir toplantı yapıyormuş. Tabii, çaktırmadan yakamdaki kimlik kartımı cebime atıyorum, ne olur ne olmaz diye. Ama, onlardan biri de “ha! bu bizim o taraflardan!” diyerek bana yaklaşıyor ve Ermenice “saat kaç?” diyor.

Sistem ve Mesajlar

Biz Amerika’da iken iki olay kamuoyunu meşgul etti. Biri bir buz patencisinin bıçaklanması, diğeri de eski bir Amerikan futbolcusunun eski karısını öldürmesi. Patenci olayında, Dünya Şampiyonluğu seçmeleri esnasında kızcağızın biri (rakibinin yaptırdığı anlaşıldı) bacağından bıçaklandı. Üç ay kadar süren bir davadan sonra kızcağız iyileşti ve şampiyonaya katıldı. Amerikan kamuoyu da üç ay bununla uğraştı. Olay önemli değil, ama mesajı önemli. Sistem dedi ki vatandaşına: “Bir hakkın varsa, ne olursa olsun, alırsın. Bak, Birileri onun hakkını elinden almaya çalıştı, ama ben izin vermedim”

İkinci olayda ise, bir zamanların en gözde (belki bizde rahmetli Metin Oktay’la veya Cemil Turan’la karşılaştırılabilir) futbolcusu eski karısını öldürdü ve biz döndükten sonra da mahkeme devam ediyordu. Olayın ayrıntılarından çok, gene mesajı önemliydi. Sistem dedi ki vatandaşına: “Hakkın yoksa, ne olursan ol, cezanı çekersin”. Bizdeki mesajları da okuyucuya bırakıyorum.

Yazıya son vermeden, Fikret Hakan’ı da not etmeliyim. Amerika (yerelleşmenin bir sonucu olsa gerek, Türkiye yok. Hatta Clinton da pek fazla yer almıyor. Herkes kendi mahallesinin veya eyaletinin derdinde. Dolayısıyla Türkiye ve Türkler de yok TV’lerde. Üç kez Türkiye geçti TV’de. Biri, Fikret Hakan’ın ikinci rollerde olduğu bir filmdi. Başrollerde Tony Curtis falan vardı. Ansızın TV’yi açtığımızda önce gözlerimize inanamadık. Bir de TV’de ilk kez Türk ve Türkçe görmenin heyecanıydı bu. Fikret Hakan, elini öpen bir çocuğa, “Sağ ol evladım” dedi. Heyecanımızı anlatamam. İkinci kez Türkiye’nin TV’de geçişi ise, İzmir’de uyuşturucu ile ilgili olarak tutuklanan birinin durumundan bahsedilmesi idi. Üçüncüsüne ise

Arizona’da futbolla ilgili bir filmde şahit oldum: Galatasaray Avrupa’nın en tehlikeli takımı diyordu. Her ne kadar görüntüsü yok idiyse ve bir cümlelik bir şey idiyse de, Türkiye ve Türklerle ilgili bir şey duymanı heyecanı başka idi.

Bitirirken

Amerika hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki. Ama o zaman koca bir kitap yazmak gerekir herhalde. Bu yazıda, genel izlenimlerimi yazmaya çalıştım ve bu çerçevede bu kadarı yeter sanıyorum. Umarım, genel hatlarıyla Amerika’nın ve tabii ki 9 ayın resmini çizebilmişimdir.

Yıldız Dursun

Rate this post

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu