Sala vermek nedir?
Cuma günleri, namazdan önce minarelerde makamla okunan dua. Bir de, ölen kimseler için minarelerden sala vermek âdeti vardır ki, Anadolu’da oldukça yaygındır.
Cuma günleri, namazdan önce minarelerde makamla okunan dua. Bir de, ölen kimseler için minarelerden sala vermek âdeti vardır ki, Anadolu’da oldukça yaygındır.
Arapça, kuru şeylerin birbirine dokunarak ses çıkarması demektir. Bir çeşit azametle, ağacın gövdesinden tecellî yolu ile kâdiriyyet sıfatının ortaya çıkmasıdır. Bu da, kahredici heybet sıfatının ortaya çıkışlarından ibarettir. Bu tecellîye mazhar olan kulda, zil sesinin başlangıçları görülür.
Salt tek, yalnız, mücerred anlamına gelen Türkçe bir kelimedir. Sarı Saltuk’un, adı, bu kelimeden türemiştir. Dünya işlerinden sıyrılmış anlamına gelir. Bunlar ehl -i tecriddirler. Saltakıy, iki yandan saçakları sarkan ve Kalenderîler tarafından giyilen elbisenin adıdır ki, yine bu Türkçe sözden, Farsça kuralı ile nisbet adı yapılmıştır.
Arapça, herşeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de hiç bir şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. Bu tâbiri, ilk defa kullananlardan biri olarak, Sühreverdi el-Maktûl gösterilmektedir. Ona göre samediyye, samedden türemiştir. O (yani Allah) yok olmayan Bakîdir. Yine bu kelimenin, doyurulmayan Dâim olduğu, ayrıca ihtiyaç halinde kendisine başvurulan ve bu durumuyla sürekli ihtiyaçların yöneldiği merkez olduğu söylenir. Herşeyin O’na ihtiyâcı var, O’nun hiç birşeye ihtiyâcı yoktur.
Arapça, susmayı ifâde eden bir kelime. Dilin âfetlerinden korunmak üzere, az konuşmak veya sükûtu tercih etmek, malayânî konuşmamak tasavvufta esastır. Zira, hatâ ve günahların çoğu dilden neş’et etmektedir. O halde ona ket vurmak gerek. Bir dile iki dudak verilmesi, onun zararlı faaaliyetini önlemek üzere çizilmiş ilâhî bir plandır. Sükût tefekküre yol açtığı sürece makbuldür. Eğer sükût masivâyı tefekküre sebep olursa makbul değildir.
Ya söyle sözü güher nisâr et,
Ya samt u sükûtu ihtiyar et.
Lâ-edrî
Hz. Muhammed (s) zamanında kullanılmış, Topkapı’da Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen bayrak. İslâm’da bayrak, hicrî birinci senede kullanılmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber (s), uzun bir mızrağa düz beyaz bir kumaş bağlayarak, ashabdan Ebû Mersed’e verip cihada göndermiştir. Hayber Gazvesi’nde bu bayrak siyah bayrakla değiştirilmişti.
Seferde, Sancak-ı Şerif ile beraber bulunan sâdâttan olan zat hakkında bu tâbir kullanılır. Bunun yanında Sancak-ı Şerif altında bulunmak üzere bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında Sancak-ı Şerif, altında bulunmak üzere, bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında sancak-ı şerif yanında Serdar ve Sadrazam durur ve etrafında bulunan sâdât ve hafızlar sürekli Fetih Suresi’ni okurlardı.
Sancak taşıyan kişiye denir. Aynı mânâda “alemdar” kelimesi de kullanılır. Tekkelerde bulunan sancakları korumakla ve tekke mensuplarının sancakla gittikleri zamanlarda, taşımakla görevli derviş hakkında kullanılan bir tâbirdir. Bu görev, tarikatta ilerlemiş kişilere verilirdi.
Arapça, küçük sandık demektir. Sedef ve fildişi kakmalı olur, içine, Hz. Peygamber’in (s) sakalından bir veya birkaç kıl, “enâm-ı şerif” yahut Kur’ân-ı Kerim konurdu. Bu küçük sandıklar, bazen gümüş ve altın ile de kaplanırdı.
Arapça, put demektir. Çoğulu asnâm. Kulu, Allah’a vuslattan alıkoyan her şey puttur. En büyük put nefistir. Nefsin ilahlaştırılmasını gösteren şu âyet ilginçtir: “Ey Muhammed (s), nefsinin hevasını ilâh edineni görmedin mi?” (Câsiye/23). Ruhî hakikatlere de sanem denir. Sevgili, pîr anlamında da kullanılır.
Mevlevîlerin, sikke adı verilen başlıklarından “destarlı” olanlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. Sarıklı olmayanlara, dal sikke denir. Sikkeye sarık sarma, Çelebi Efendi tarafından tekbirlendikten sonra gerçekleşebilirdi.
Çocuğu doğup ölen ve bu yüzden çocuk sahibi olmakta zorlanan bazı Anadolu yörelerindeki aileler, satma denen bir yola başvururlardı. Kadın hâmile kalınca, bir türbeye gider, oradaki yatıra çocuğunu satardı. Bazı yerlerde bu muamelede, çocuk az bir paraya, bir koyuna satıldığı gibi, kadın sandukanın şebekesine bir iple bağlanırdı. Bundan sonra doğan çocuk ölmezse, erkekse adı Satılmış, kadınsa Satı olurdu. Bu âdetin köken olarak nerelere uzadığını tesbit etmek, ilmî bir çalışmaya muhtaçtır. Bazen doğan çocuğa o yatırın adı verilir, bazan da çocuk, kayaya ve ağaca satılırdı. Eskiden bir çocuğun kundak takımı vefa türbesine bir süre konulup orada bir hafta kalması âdeti yaygındı.
Arapça, zikir çekilen tekke, savmaa anlamında bir terkip. Bu, sufînin, dikkatini dağıtmadan bir noktada topladığı, kendisini tefrikadan koruduğu manevî yerler ve hallerdir.
Doğum tarihi ve yeri: Ankara, Türkiye, 17 Eylül 1970
Uyruğu: TC
İş Tecrübesi:1994 – 1995:
Bear Stearns Bank GmbH Frankfurt, Almanya
Amerikan Menkul Kıymetler Satış Departmanında asistan
Eylül 1996 – Mart 1998:
Lehman Brothers Bank AG, Frankfurt, Almanya
Alman Menkul kıymetleri için trader (piyasa yapıcı olarak)
Nisan 1998 – Şubat 2001:
Lehman Brothers International Limited, Londra
Alman, İsviçre, Belçike, Avusturya ve EASDAQ menkul kıymetleri için trader (piyasa yapıcı olarak)
Mart 2001 – Aralık 2004:
Morgan Stanley & Co. International Limited, Londra
Bir çok sektör (Teknoloji, Telekomünikasyon, Finansal) ve Avrupa ve İngiltere menkul kıymetleri için piyasa yapıcısı, Avrupa Bankaları sektörü için birim yöneticisi
Ocak 2005 – Temmuz 2006:
Morgan Stanley & Co. International Limited, Londra
MSPS Yetkili Yönetici ve tüm avrupa için portföy traderı
Ağustos 2006 – Temmuz 2007:
Lehman Brothers International (Europe), London
GPS Yetkili Yöneticisi ve tüm avrupa ve ABD için portföy traderı
Eylül 2007 – 2 Ocak 2009:
Morgan Stanley Menkul Değerler A. Ş., İstanbul
Genel Müdürü ve Yönetim kurul üyesi
Eğitim:
Ekim 1991 – Haziran 1996:Johann Wolfgang Goethe-University, Frankfurt/Main, Germany
İşletme
Yabancı Diller:
İngilizce : Çok iyi
Almanca ve Türkçe: Ana dil
Altın başka hiç bir şeyin olmadığı gibi refah ve gücü simgeliyor. Asırlarca Altın ulusal egemenliğin nihai garantörüydü. Medeniyetler tarihi altının hikayesi diyebiliriz.
İnsanlık medeniyetlerinin ilk günlerinden beri insanlık altın için her türlü riske girmiştir. Altının büyük bir özelliği daimi yani kalıcı olmasıdır!
Dünyanın en büyük ve en çok işlem gören emtia piyasası altın piyasasıdır.
Altının atom numarası 79’dur ve Altının parlak sarı rengi, asitlere karşı dayanıklılığı, doğada serbest halde bulunabilmesi ve kolay işlenebilmesi gibi özellikleri, insanların ilk çağlardan beri ilgisini çekmiştir. Yalnız Kral suyu altının çözünmesine yol açabilir.
Kral suyu (Aqua Regia) asitlerin az etki ettiği ya da etki etmediği altın gibi metallerle tepkimeye girebilen kuvvetli bir asit çözeltisidir. Hidroklorik asit ve Nitrik asitin 3:1 oranında göre karıştırılmasıyla oluşur. En güçlü oksidanlardan biri olan nitrik asit altının çok ufak neredeyse ölçülemez bir miktarını çözüp altın iyonuna dönüştürür. Ortamdaki hidroklorik asit ise bu altın iyonlarıyla birleşir. Altın iyonları eksildiğinden denge hali bozulur, bu da daha fazla altının çözünmesine yol açar.İlk defa Ebu Musa Câbir bin Hayyan tarafından bulunduğu tahmin edilmektedir.
Tarihte yer yüzüne çıkarılan tüm altını eritirsek yalnız 20.7×20.7m boyutunda bir küp eder yada başka bir benzetmeyle tam 3 olimpik yüzme havuzunu doldurur.
Looking around me I see some people who believe in the end of this crises and the start of better days. As we sit on the anniversary of the demise of Lehman Brothers it’s most appropriate to ask what we have achieved over the last few months and year in regards to change.
Let me give you some information about my background: I used to be a fund manager and trader at Lehman Brothers in London till the summer of 2007 when I changed to become the general manager for Morgan Stanley Menkul Degerler A.S. in Istanbul. But that post became obsolete as a result of Morgan Stanley deciding due to the crises to close down the Turkish office as of January 2009.
Here I am, an ex-Lehman Brothers/ex-Morgan Stanley employee with over 15 years of trading experience in the international equity markets.
Today on the anniversary of the biggest bankruptcy in U.S. history I am reminiscent of many moments of my past career and I wonder what has really changed?
If you think about the cause of the credit crisis (excessive debt, excessive leverage and a banking sector that is too large and too powerful) and what has been solved in the last year it’s actually quite apparent that none of the structural problems that actually caused the crisis have been solved. Unfortunately the decision makers instead of using that historical event for change are promoting a boom-bust cycle that is built on no real economic strength.
These days all over the world including Turkey the bulls are dancing on the streets despite scary high unemployment rates, low consumption, declining export rates and declining production numbers. Nearly every world stock index soared to its highest level since the meltdown days last year.
The state of the financial markets is once again blindly approaching the precipice of a cliff that they can’t even see right before their eyes, arguing all the time as they begin to step over the edge. By definition, most people don’t spot a bubble before they form and burst. The most respectable exit point is fast approaching, if not at hand. Instead of angling for the ramp, however, investors are accelerating into the fast lane – just in time for the big pileup.
Looking at the levels that have been reached at the Istanbul Stock Exchange index, it is becoming obvious that the risk/reward expectation is getting unfavorable for investors. Therefore the window for selling and taking profits looks like it has opened.
Coming back to the anniversary of Lehman Brothers’ collapse plenty of thoughts and memories are shooting through my mind. During my time at Lehman Brothers I saw how close joy and misery are. They are as close as greed and fear. I encountered the ups and downs of markets and careers. I have seen people shed tears of joy and of fear. The saddest conclusion of all is that often perception is valued more than reality and it is perception that moves markets.
Thus the danger of being trapped by the current perception in the market is tempting. But this kind of temptation can be ruining since it has no foundation and is built only on hope.
As I write, Nobel Prize-winning economist Joseph Stiglitz is saying the U.S. has failed to fix the underlying problems in its banking system after the credit crunch and the collapse of Lehman Brothers. I couldn’t agree more with his words.
Kaan Sarıaydın
Place and date of birth: Ankara, Turkey, 17th September 1970
Professional Experience: 1994 – 1995:
Bear Stearns Bank GmbH Frankfurt, Germany
Assistant in the US Equity Sales Department
Sept. 1996 – March 1998: Lehman Brothers Bank AG, Frankfurt, Germany
Trader (in the role of a market maker) for German equities
April 1998 – February 2001: Lehman Brothers International (Europe), London
Trader (in the role of a market maker) for German, Swiss, Belgium, Austrian and EASDAQ equities
March 2001 – December 2004: Morgan Stanley & Co. International Limited, London
Market Maker for several sectors (Technology, Telecommunication, Financials) for European and UK equities, Sector head for the European banks sector
January 2005 – July 2006: Morgan Stanley & Co. International Limited, London
Propriety Trader trading an European Long /Short book as an Executive Director for MSPS (Morgan Stanley Principal Strategies)
August 2006 – Juli 2007: Lehman Brothers International (Europe), London
Propriety Trader trading an European and US Long /Short book as an Executive Director for GPS (Global Principal Strategies)
September 2007 – January 2009:Morgan Stanley Menkul Degerleri A.S. (Turkey), Istanbul
CEO and Board Member.
Education:
October 1991 – June 1996:Johann Wolfgang Goethe-University, Frankfurt/Main, Germany
Degree in Business Administration, Thesis:”Fundamentals and Applications of Neural Networks in Financial Analysis”
Foreign Languages
English: fluent
German: mother tongueTurkish: mother tongue
Niyet etmek orucun şartlarındandır. Niyetsiz oruç sahih değildir. Kalben niyet etmek yeterli ise de niyeti dil ile ifade etmek menduptur. Oruç için sahura kalkılması da niyet sayılır.
Ramazan orucu, belli günlerde tutulmak üzere adanan oruçlar ile nafile oruçlar için niyet etme vakti, güneşin batması ile ertesi gün tepe noktasına gelmesi öncesine kadarki süredir Ancak imsaktan sonra yapılacak niyetin geçerli olması için bu vakitten itibaren bir şey yenilip içilmemiş, oruca aykırı bir iş yapılmamış olması gerekir. Aksi takdirde gündüz niyet caiz olmaz. Bu oruçlar için, “yarınki orucu tutmaya” şeklinde mutlak niyet yeterlidir. Bununla birlikte geceden niyet edilmesi ve “yarınki Ramazan orucuna” şeklinde orucun belirlenmesi daha faziletlidir. Ramazanın her günü için ayrı niyet edilmesi gerekir.
Kaza, keffaret ve bir zamana bağlı olmaksızın adanan oruçlar için gün batımından itibaren en geç imsak vaktine kadar niyet edilmiş olmalıdır. Bu tür oruçlara niyet edilirken, “falanca kaza, keffaret veya adak orucuna” şeklinde belirtilmesi gerekir.
Şafiî mezhebine göre ise nafile dışındaki tüm oruçlara geceden niyet edilmelidir. İmsak vaktine kadar niyet edilmemişse o günün orucu geçerli olmaz. Nafile oruçlara ise güneş tepe noktasına gelmeden öncesine kadar niyet edilebilir.
İslam dini, ilke olarak kişileri güçleri nispetinde sorumlu tutmuş, güçlerini aşan veya sıkıntıya yol açan durumlarda kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Bu genel ilke uyarınca farz olan Ramazan orucu ibadetini belli şartlara bağlı olarak erteleme konusunda bazı ruhsatlar getirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara, 2/183-184)
İslam âlimleri bu ayet-i kerime ve ilgili hadislere dayanarak Ramazan orucunu tutmamayı mubah kılan mazeretleri şöylece sıralamışlardır:
Yolculuk: Ramazan’da sefer mesafesi (en az doksan km.) bir yere gitmek için yola çıkacak olan kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Fakat niyet ettikten sonra gündüzün yolculuğa çıksa bu yolculuk esnasında meşru başka bir mazereti bulunmazsa orucunu bozmamalıdır. Başlanan bir ibadetin mazeret yoksa tamamlanması gerekir. Sefer bir mazeret olduğu için, eğer orucunu seferîliği başladıktan sonra bozarsa kendisine keffâret gerekmez, sadece kaza gerekir
Hastalık: Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişiler için, iyileştikten sonra kaza etmek üzere Ramazan ayında oruç tutmamalarına ruhsat tanınmıştır. Oruç tutması hâlinde hasta olacağı doktor tarafından bildirilen kimse de hasta hükmündedir.
Yaşlılık: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler, oruç tutmayıp yerine fidye verebilirler. Bakara sûresinin 184. âyetinde, bu şekilde olup da oruca güç yetiremeyenlerin, oruç tutmayıp fidye vermeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. İyileşme umudu olmayan hastalar da aynı hükme tabidir.
İleri derecede açlık, susuzluk: Açlık veya susuzluk sebebi ile beden ve ruh sağlığının ciddi derecede zarar görmesi söz konusu olan kimse orucunu bozabilir. Sağlık şartları düzelmesi hâlinde bozulan oruç Ramazan’dan sonra kaza edilir.
Böyle bir kimsenin orucuna devam etmesi ölümüne sebep olacak nitelikte ise, orucunu açmaması yani oruca devam etmesi haram olur.
Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak: Esas itibarıyla bir insanın ibadetlerini normal bir şekilde yapmasını engelleyecek zor ve ağır işlerde çalışması veya çalıştırılması doğru değildir. Ancak kişisel veya toplumsal zorunluluklar, bazılarının böyle işlerde çalışmalarını gerektirebilmektedir. Böyle durumda bulunan bir kişi, oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar gelmesinden korkuyorsa, orucunu tutmayabilir. Bu durumda olanlar, izin günlerinde veya müsait zamanlarda tutamadıkları oruçlarını kaza etmelidirler.
Gebe ve emzikli olmak: Oruç tuttuğu takdirde kendisinin veya çocuğunun zarar görmesi muhtemel olan gebe veya emzikli kadınlar da, sağlık durumu oruç tutmak için elverişli olmayanlar arasında değerlendirilmiştir. Bu durumda olanlar da oruç tutmayabilirler. Hatta zarar görme ihtimali kuvvetli ise tutmamaları gerekir. Durumları normale döndüğünde tutamadıkları oruçları kazâ ederler (Sahnûn, el-Müdevvene, I, 278-279; Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 328; İbn Kudâme, el-Kâfî, I, 433-434; Kâsânî, Bedâî’, II, 97).
Fakihler oruç tutmama ruhsatını Kur’an ve Sünnet’te zikredilen sebeplerle sınırlı tutmayı tercih etmiş, bunların ortak özelliği meşakkat olsa bile, her meşakkatli durumda oruç tutulmayabileceğini söylemekte temkinli davranmışlardır (İbn Kudâme, el-Kâfî, I, 433-436).
Ruhsata gerekçe olan hâl ortadan kalkınca tutulamayan oruçlar kaza edilir. İyileşmesi mümkün olmayacak şekilde hasta olmak, ya da aşırı yaşlı bulunmak gibi oruç tutmaya sürekli bir engelin bulunması hâlinde tutulamayan her oruç için bir fidye verilir. Bir oruç fidyesi bir fır sadakası miktarıdır. Bir fıtır sadakası ise, bir kimseyi orta hâllisi ile bir gün doyurabilecek yiyecek miktarı veya bunun parasal karşılığıdır.
İslam’a göre, bireyin sorumlu olmasının temel şartları müslüman, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmaktır. Dolayısıyla bu şartlar, oruç ibadeti ile sorumlu olmanın da şartlarıdır. Buna göre, bir kimsenin Ramazan ayında oruç tutmasının farz olması için öncelikle müslüman ve âkil-bâliğ olması gerekir.
İbadetlerle yükümlü olmamakla birlikte ergenlik yaşına gelmeyen çocukların alıştırılmak ve ısındırılmak maksadıyla namaz kılmaları ve oruç tutmaları teşvik edilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), yedi yaşından on yaşına kadarki sürede çocuğun namaza alıştırılmasını önermiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 26).
Allah’ın emir ve yasaklan elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu inkar edilemez bir gerçektir. İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği görev gereği İslâm âlimleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hâle getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir.
Oruç ibadetinin temel hedefi insanları takvaya eriştirmektir. Bu bizzat Kur’an-ı Kerim’de
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz
kılındığı gibi, size de farz kılındı…” (Bakara,3 2,/183) şeklinde ifade edilmektedir. Oruç ibadeti kanaatkarlığımızı güçlendirir. Açlık çeken insan yoksulun, muhtacın durumunu anlar ve kanaat etmenin önemini daha iyi kavrar. Artık israf edemez olur. Allah Resulü’nün “Kanaat bitmeyen bir hazinedir (Beyhakî, “Zühd”,2/88)” sözü, müminin kulaklarında yankılanır. Nimetin eskisinden daha çok kadrini bilen insan, Allah’a olan şükrünü artırır. Hırsın mahrumiyete, kanaatin rahmete vesile olduğunu anlar. Allah Resulü’nün “iktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” (Ibn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/331) müjdesi hayatında tezahür etmeye başlar. Oruç ibadeti, insana iftar ve sahur ile, kılınan teravih namazlarıyla, diğer ibadetlerle hayata çekidüzen verme imkânı tanır.
Oruç ayı olan Ramazan Ayı, kulun Rabbine iltica ederek, günahlarının bağışlanması için hayat yoluna yerleştirilmiş fırsat ve hazinelerle doludur. Kişi, Kur’an üzerinde daha fazla düşünme imkânı yakalar. Ramazanın getirdiği bereketle insan, Kur’an’dan daha çok haz alır, onu daha derinden ve bilinçle dinleyip anlama imkânını elde eder. Oruç bedenin zekâtı olarak, vücutta birikmiş zararlı unsurların defi için metabolizmaya büyük bir imkân sağlar. İnsanın, vücudunu diğer canlılardan daha farklı olarak madde ve mananın sırlı ve ahenkli bir birleşimi olarak görmeye başladığı bu ayda vücutlar yenilenir, dimağlar parlar… Allah Resulü’nün “oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” sözünü teyit edercesine bedenlerimiz sağlık bulur. (Taberani, Mu’cemu’l-Ev-sat, VIII, 174). Ramazan orucu ümitsiz insanların bağışlanma ümitlerini yeşerttikleri bir zaman dilimidir. Oruç, ansızın gelecek sıkıntılara karşı insanlara dayanıklı olmayı öğreten bir öğretmendir. Çocuklarımıza dinlerini, havasını teneffüs ederek, yaşayarak öğrenme ve yaşama fırsatı veren bir aydır Ramazan.
Allah Resulü, inanıp karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazanı değerlendirenlerin geçmiş günahlarının bağışlanacağını söylemiştir. (Nesâî, “îman”, 21) Aynı şekilde Allah Resulü, Sahabi Ka’b b. Ucre’ye hitaben: “Ey Ka’b! Namaz kişinin Müslüman oluşuna delildir. Oruç ise sağlam bir kalkandır. Sadaka vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları silip süpürür. Ey Ka’b! Haramla beslenerek teşekkül eden et ve kemiklere ancak ateşte olmak yaraşır.” (Tirmizî,“Cum’a”, 79) buyurmuştur. Orucun hikmetleri ile hükümlerini anlamak arasında sıkı bir bağ vardır. Oruç ibadetinin yerine getirilmesi ile ilgili kuralların bilinmesi, orucumuzu Allah Resulü’nün bize hikmet olarak bıraktığı sünnetine uygun oruçlar tutmamıza imkân tanıyacaktır.