Kır ne demek?
(Rural area): İdari statüsüne bakılmaksızın 20.000 ve daha az nü-fusu bulunan yerleşim yerleridir. Alternatif birçok tanımın olduğu ve ba-zılarının Türkiye’de de kullanıldıkları göz ardı edilmemelidir.
(Rural area): İdari statüsüne bakılmaksızın 20.000 ve daha az nü-fusu bulunan yerleşim yerleridir. Alternatif birçok tanımın olduğu ve ba-zılarının Türkiye’de de kullanıldıkları göz ardı edilmemelidir.
(Urbanization): Bir ülkede kent sayısının (kapsanan top-lam kentsel alan artarak) artması veya mevcut kentlerin (nüfus, ekono-mik aktivite hacmi veya kapsanan mekânın) büyümesidir. Kentleşme ile birlikte genellikle, işbölümü ve uzmanlaşmanın artması, duygusal ve ataerkil ilişkilerin yerini profesyonel ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkilerin al-ması, barışçıl bir şekilde bir arada yaşamanın belli genel toplumsal kural ve normlara uyulması ile mümkün olacağı anlayışının toplumda yerleş-mesi süreçleri de yaşanmaktadır.
(Employment in informal sector): Resmi bir kaydı ve tüzel kişiliği olmayan, üretiminin en azından bir kıs-mının satış ya da değişim amacıyla yapılan, çalışan kişi sayısı belirli bir büyüklüğün altında olan, birincil tarım faaliyetleri dışındaki alanlarda fa-aliyet gösteren iş yerlerinde çalışılmasıdır.
(Informal employment): Niteliği itibarıyla res-mi kayda tabi işlerde çalışarak istihdama katılan kişilerin çalışmalarının gün veya ücret olarak ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına hiç bildirilme-mesi ya da eksik bildirilmesidir. Kayıtdışı istihdam, devletin vergi geliri kaybına uğraması, kayıtdışı istihdam edilenlere işverenlerce resmi işyeri mevzuatı uyarınca sağlanması gereken iş güvenliği ve sağlığı koşullarının sağlanmaması ve kayıtdışı çalışanların sosyal güvenlik sisteminden yararlanamaması nedeniyle çalışanların refahını olumsuz etkiler.
(Structural unemployment): İşgücü arzının bilgi, yetenek, tecrübe, meslek ve coğrafi dağılımının işgücü talebiyle uyuş-mamasından kaynaklanan işsizlik türüdür. En yaygın sebepleri arasında işyerlerinde üretim teknolojilerinin gelişmesi sonucu mevcut işgücü arzı-nın niteliğinin işgücü talebinin niteliğine uyum sağlayamaması gelmek-tedir. İşsizlik türleri içinde çözümü en uzun süre gerektirenidir.
(Technological unemployment): Emek yoğun üretim metotlarından sermaye yoğun üretim metotlarına geçiş sürecin-de işgücü talebinin azalması sonucu ortaya çıkan işsizliktir.
(Seasonal unemployment): Belli ekonomik aktivitelerin gerektirdiği işgücü ihtiyacının mevsimsel olarak dalgalan-ması nedeniyle işgücü talebinin azaldığı dönemlerde ortaya çıkan işsiz-liktir. Tarım sektöründe yaygın olarak görülmektedir. Tarım sektöründe işgücü talebi ekim, hasat, çapalama ve harman dönemlerinde yoğunlaş-mış olup bu dönemler dışında oldukça düşük düzeydedir. Tarımda çalı-şan işgücü bu dönemlerde işsiz kalmaktadır. Mevsimsel işsizlik inşaat sektöründe de yaygın olarak görülmektedir. Özellikle kış aylarının yapım işlerine elverişliliğinin düşük olduğu bölgelerde kışın azalan işgücü talebi beraberinde bu sektörde çalışanların işsiz kalmasını getirmektedir.
(Cyclical unemployment): Ekonominin kü-çülme dönemlerinde üretim hacminin daralmasının işgücü talebini azaltması nedeniyle ortaya çıkan işsizliktir.
(Disguised unemployment): Herhangi bir işyerinde ya da sektörde bir miktar işgücü üretimden/faaliyetten çekilse dahi toplam çıktıda bir azalma olmaması durumudur. Bu işsizlik türü genellikle orga-nizasyonel yetersizliklerden kaynaklanır.
(Frictional unemployment): İnsanların bir işten ya da meslekten diğerine geçişleri sırasında işsiz kalmaları nedeniyle gözlenen işsizliktir. Arizi işsizliğin temel sebepleri, işgücü piyasalarının iyi organize olmayışı, işgücü piyasasındaki bilgi ve mobilite eksiklikleri, ve insanların daha iyi koşullara sahip işlere geçmek istemesidir.
(Unemployment): Belirli bir mekânda ve belirli bir zaman di-limi içinde, cari ücret haddinde çalışmaya hazır ve istekli olduğu halde iş bulamayan kurumsal olmayan (öğrenciler veya hapishane, kışla, huzurei vb. kurumlarda ikamet edenler dışında kalan) ve 15 yaş üzerinde kişile-rin bulunması durumudur.
(Unemployed): Belirli bir referans dönemi içinde istihdamda olmayan, iş aramak için son 3 ay içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış yani herhangi bir girişimde bulunmuş ve iş bulduğu takdirde 15 gün içinde işbaşı yapabilecek durumda olan yetişkindir.
(Labour force participation rate): Hâlihazırda istihdam edilen veya iş arayan insanların kurumsal olma-yan (öğrenciler, yahut hapishane, kışla, huzurevi vb. kurumlarda ikamet edenler dışında kalan) 15 yaş üstü nüfusa oranıdır.
(Occupational safety and health /health and safety at work): İşin yapılması sırasında işyerindeki fiziki çevre şartları sebebiyle işçilerin maruz kaldıkları sağlık sorunları ve mesleki risklerin ortadan kaldırılması veya azaltılması suretiyle işçilere uygun bir çalışma ortamı sağlanmasıdır.
(Decent work): Adil düzeyde gelir, iş güvenliği ve sosyal koruma sağlayan; ça-lışanların kişisel gelişimlerini ve sosyal uyumlarını artıran, insanlara iş yerine ilişkin çekincelerini açıklama, hayatlarını etkileyecek karar verme süreçlerine katılma özgürlüğü sağlayan ve tüm çalışanlar için eşit fırsat ve eşit muamele ortamı sağlayan iştir. ILO tarafından kavramlaştırılan insana yakışır iş; istihdam olanakları, çalışan hakları, sosyal güvenlik ve sosyal diyalog şeklinde dört bileşenden oluşan bir politika çerçevesi ola-rak kabul edilir.
(Lifelong learning): Kişisel veya mesleki amaçlara yönelik olarak, içsel bir motivasyonla, sürekli ve gönüllü olarak bilgi edinme peşinde olmak-tır. Kişisel gelişimi, rekabet gücü-nü, istihdam edilebilirliği, sosyal içerme ve aktif vatandaşlığı artır-ması açısından önemlidir.
(Immigrant): Mülteci tanımında bulunan nedenlerin dışın-da, çoğu zaman ekonomik gerekçelerle ülkesini gönüllü olarak terk ede-rek başka bir ülkeye, o ülke yetkililerinin bilgi ve izni ile yerleşen kişidir. 5543 Sayılı İskân Kanununa göre göçmen, Türk soyundan ve Türk kültü-rüne bağlı olup, yerleşmek niyetiyle yurtdışından Türkiye’ye gelen kişiler-dir. (bknz. “mülteci”, “sığınmacı” ve “kaçak göçmen”)
(Income distribution): Bir ülkenin toplam gayri safi yurtiçi hasılasının, o ülkede yaşayan insanlar, sektörler ve bölgeler ara-sında nasıl dağıldığıdır. En yaygın kullanılan gelir dağılımı ölçüm metodu Gini katsayısıdır.
(Equality of opportunity): Eğitim, istihdam, terfi, te-mel haklar, kaynak dağılımı ve diğer alanların; yaş, cinsiyet, dini inanç, etnik köken, siyasi görüş gibi yetenek, performans ve iş yapma kapasite-si ile ilgili olmayan diğer bireysel karakteristiklerden bağımsız olarak tüm vatandaşların erişimine eşit düzeyde açık olmasıdır.
(Equal pay for work of equal va-lue): Aynı işyerinde, aynı değerde işleri, aynı verimle görenlerin ücretleri arasında bir farklılık bulunmamasıdır.
(Flexible working): İşverenin ve çalışanın toplu iş sözleşmesi veya hizmet akdi gibi hukuki araçları da kullanarak çalışma koşullarını ihtiyaçlara göre değişik şekilde düzenleyebilmelerine imkân veren bir çalışma biçimidir. Esnek çalışmaya örnek olarak, çalışanın belli işleri evden çalışarak yapması, belirli saatler sabit kalmak üzere günlük çalışma saatlerini kendisinin belirlemesi ve daha sonra telafi etmek üze-re belli günler az ya da hiç çalışmaması verilebilir.
(Disabled): Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle be-densel, zihinsel, ruhsal, duyusal veya sosyal yeteneklerini çeşitli derece-lerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri olan ve korunma, bakım, rehabili-tasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişidir.
(Worker): Ücretli, maaşlı, yevmiyeli, kendi hesabına, işveren ya da ücretsiz aile işçisi olarak bir iktisadi faaliyette bulunan veya iş ile ilişkisi devam eden 15 ve daha yukarı yaştaki kişidir.
(Gender pay/wage gap): Erkek ve ka-dın kazançları arasındaki farkın erkek kazancının yüzdesi olarak ifadesi-dir. İstihdamdaki tüm erkek ve kadınların ortalama ücretlerine göre de hesaplanabilmekle birlikte, aynı meslek veya eğitim düzeyindeki kadın ve erkeklerin ücret düzeylerinin karşılaştırılması daha sağlıklı sonuçlar verir.
(Minimum wage): Ücretli çalışanların yaşamlarını insan onuruna yaraşır biçimde sürdürebilmelerini sağlamak için kamu otoritesi tarafından belirlenen ve hukuki düzenlemelerle ülke genelinde yürürlüğe konulan en düşük ücret düzeyidir.
(Active labor market policies): İşgücü piyasalarındaki işleyiş bozukluklarını iyileştiren, mesleki beceri-leri geliştiren ve işgücü piyasalarının etkinliğini artıran politikalardır. Ka-munun işçi-işveren eşleştirme ve danışmanlık hizmetleri, mesleki eği-tim, sübvanse edilmiş istihdam (özel sektöre yönelik ücret ve istihdam sübvansiyonu, kendi işini kuranlara yardım ve doğrudan kamu sektörün-de istihdam), gençlere ve engellilere yönelik istihdam politikaları bu sı-nıfta yer alır. Yalnızca gelir desteği veya iş gücü piyasasını düzenlemek için gerçekleştirilen erken emeklilik politikaları ise pasif işgücü piyasası politikalarıdır.
Sadıka – Hacı Ömer Sabancı çiftinin çocuğu olarak 15 Mayıs 1941 tarihinde Adana’da doğmuştur. Tarsus Amerikan Koleji mezunu olduktan sonra Manchester Üniversitesi’nde (UMIST) kimya mühendisliği eğitimi almıştır. Ardından da İsviçre’de kimya mühendisliği alanında uzmanlaşmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra Sabancı Holding bünyesindeki Sasa’yı kurmuştur.
Otomotiv sanayinde de Türkiye’de en önemli atılımları yapan isim olmuştur. Temsa’da Mitsubishi Maraton otobüsleri, minibüsleri ve ticari araçlarının üretimini sağlamıştır. Aynı zamanda da Japon devi Toyota’yı Türkiye’de %50 ortaklıklı bir fabrika kurmaya ikna etmiştir.
Sabancı Holding bünyesinde bulunan Sasa, Temsa, Toyotasa, Pilsa, Yazakisa, Sapeksa ve Akkardansa şirketleri Özdemir Sabancı’ya bağlıydı.
1970 yılında Sevda Girişken ile evlenen Özdemir Sabancı’nın bu evlilikten Demir ve Serra isimli iki çocuğu vardır.
Öözdemir Sabancı Suikasti
9 Ocak 1996’da Sabancı Center binasında DHKP/C adlı örgüte mensup Fehriye Erdal, İsmail Akkol ve Mustafa Duyar tarafından vurularak öldürülmüştür. Aynı saldırıda ToyotaSA Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe’de yaşamını yitirmiştir.
Selçuklu tarihçiliğinin kurucularından sayılan Osman Turan, 1914 Haziranında Bayburt’un Aydıntepe (Çatıksu) köyünde doğmuştur. Trabzon’un fethinden (1461) sonra bölgeye yerleştirilen Kurdoğulları aşiretine mensuptur. Büyük dedesi, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) esnâsındaki kahramanlıkları ile Bayburtlu Zihni’nin şiirlerine konu olan Mustafa Osman Ağa, dedesi Abdullah Ağa ve babası I. Dünya Savaşı sırasında Erzurum-Kandilli’de şehit düşen (1916) Hasan Ağa’dır. Babasının şehâdeti sırasında henüz iki yaşında olan Osman (Ferit), annesi Şahsene Hanım ve ikisi kız, biri erkek üç kardeşiyle birlikte Çaykara’nın Soğanlı (Hepşara) köyüne göçmek zorunda kalmış, çocukluğu burada geçmiştir.
İlkokulu dayısının himâyesinde Çaykara’da, ortaokulu Bayburt’ta okumuştur. Lisenin ilk iki sınıfını Trabzon’da, son senesini ise Ankara’ya tayin olan ağabeyinin yanında Ankara Erkek Lisesi’nde tamamlamıştır (1935). Aynı sene bizzat Atatürk’ün girişim ve emriyle açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yatılı imtihanlarını kazanmış ve 9 Ocak 1936’da ders başı yapan fakültenin, 195 kişilik ilk talebelerinden olmuştur. Burada, Atatürk tarafından Ortaçağ kürsüsüne tâyin edilen dünyaca meşhur bilim adamı M. Fuad Köprülü’nün öğrencisi olmuş, zekâsı ve çalışkanlığı ile temâyüz ederek hocasının dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bu yıllarda yayınlanan ilk çalışmaları olan “Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarih” (M. F. Grenard’dan tercüme/Ülkü, 1939-40) ile “İlig Unvanı Hakkında” adlı (Kopuz, 1939) yazıları da onun ileride yayınlanacak büyük eserlerinin işâreti olarak ilim âlemince takdir ve beğeniyle karşılanmıştır.
1940 yılında mezun olduktan sonra aynı fakültede, dâimî bir kadro olmayıp bir çeşit burs olarak tevdi edilen “ilmî yardımcı” kadrosuyla ve 30 lira maaşla çalışmaya başlamıştır. 14.11.1941’de Köprülü’nün danışmanlığında Türkiye’deki ilk tarih doktorası olan 12 Hayvanlı Türk Takvimi isimli tezini savunmuş ve doktor unvanını almıştır. Hocası Fuad Köprülü’nün siyasete atılması (1941) üzerine Ortaçağ Türk İslam Tarihi derslerini vermekle görevlendirilmiştir. Ardından fakültenin açtığı Orta Zamanlar Tarihi Asistanlığı imtihanını kazanarak 28.07.1942’de göreve başlamıştır. Bu arada Farsça, Arapça ve Fransızcasını geliştirip kaynak yayımına ve orijinal araştırmalara başlayan Turan, 1943-1944’te Orta Zaman Türk Devletlerinde Türkçe Unvanlar konulu çalışmasıyla doçent olmuştur.
1944’te Irkçılık-Turancılık Davasına temel teşkil eden 3 Mayıs olaylarından hemen sonra Hüseyin Nihal Atsız’ı fakültedeki odasında misafir etmiş olması sebebiyle Millî Eğitim Bakanlığı tarafından açığa alınmıştır (4 Mayıs 1944). Neyse ki, CHP genel sekreteri Memduh Şevket Esendal ve Tahsin Banguoğlu’nun müdahalesiyle 30 Kasım 1944’te fakültedeki görevine dönebilmiştir. 17 Kasım 1946-12.11.1947 tarihleri arasında Ankara Yedek Subay Okulu Levazım Bölüğü’nde askerlik vazifesini yapmış, ardından tekrar fakültedeki görevine dönmüştür.
19.07.1948’de Paris’te toplanan Şarkiyatçılar Kongresi’ne katılmıştır. Bu esnâda kendisine, bilgi, görgü ve ihtisâsını geliştirmek için İngiltere’de bir yıl kalma izni verilmiş ve böylece 1950 yılına kadar Fransa ve İngiltere’de araştırmalarda bulunma imkânına kavuşmuştur. Bu süre zarfında Milletlerarası Şarkiyat ve Türkiyat Kongreleriyle Unesco konferanslarına muhtelif bildiriler sunmuş, bilhassa Şarkiyat Kongresi’nde sunduğu “Türkiye Selçuklularında Toprak Hukuku, Mirî Topraklar ve Hususi Mülkiyet Şekilleri” başlıklı tebliği büyük takdir ve beğeni toplayarak Osman Turan’a uluslararası şöhret kazandırmıştır. 1949’da Türk Tarih Kurumu’na aslî üye seçilen Osman Turan, 1951’de profesörlüğe yükseltilmiştir.
1954 yılı Osman Turan’ın hayatında bir dönüm noktasıdır. Zira o, tıpkı hocası Köprülü gibi siyâsete atılmış ve Trabzon’dan Demokrat Parti milletvekili seçilmiştir. Bu arada 6 Kasım 1955’te Türk Ocağı’nın Ankara Şubesi reisi, ardından genel merkezin Ankara’ya taşınması üzerine umumî reisliğe seçilmiştir (17 Mayıs 1959).
1956 tarihinde – Atsız Beyin tavassutuyla – (II.) Abdülhamid’in torunlarından Satıâ Sultan ile evlenen Osman Turan, 1957 seçimlerinde tekrar milletvekili olmuş ise de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra tutuklanmış ve 16,5 ay Yassıada’da kalmıştır.
Yassıada’daki yargılamalardan beraat eden Osman Turan’ın bundan sonraki hayatı fakülteye dönmek mücâdelesiyle geçmiş; fakülteyi defalarca mahkemeye vermesine ve bu mahkemeleri kazanmasına rağmen çabaları sonuçsuz kalmış ve bir daha fakülteye dönememiştir. Belki de bu yüzden tekrar siyâsete atılmıştır. Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi saflarına katılarak partinin 1964’teki kongresinde Teşkilâttan Sorumlu Başkan Yardımcılığına getirilmiş ve 1965’te Adalet Partisi Trabzon milletvekili seçilmiştir. 1966’da da tekrar Türk Ocağı Genel Başkanı olmuş ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürmüştür. Bu dönemde Türk Yurdu dergisi Osman Turan’ın gayretleriyle Türk fikir ve kültür hayatına önemli katkılarda bulunmuştur. Fakat kısa bir süre sonra Adalet Partisi’nin yetkilileriyle fikrî konularda uzlaşmazlığa düşmüştür. Bilhassa Yeni İstanbul gazetesinde yazdığı başmakaleleri, partinin genel başkanını rahatsız etmiş ve parti yöneticileriyle yaşadığı bu anlaşmazlık, Haysiyet Divanı’na sevkine ve partiden ihrâç edilmesine sebep olmuştur (1967). Birkaç yıl sonra 1969 seçimlerine Trabzon’dan Milliyetçi Hareket Partisi’nin adayı olarak katıldıysa da kazanamamış, fakülteye dönme girişimleri de başarısız olunca 1 Mayıs 1972’de emekliye ayrılmıştır.
Emekliye ayrıldıktan sonra İstanbul’a yerleşen Osman Turan’ı en çok üzen hadiselerden biri de 1974 senesinde hiçbir gerekçe gösterilmeden ve savunması dahi alınmadan Türk Tarih Kurumu üyeliğinden çıkartılmasıdır. Ömrünün son günlerinde Selçuklu İktisat Tarihi adlı kitabını yazmak için çalışmakla geçiren Osman Turan, ne yazık ki bu eserini tamamlayamamış ve 17 Ocak 1978 tarihinde evinde geçirdiği beyin kanaması sonucu hayata veda etmiştir. 64 yaşında kaybettiğimiz büyük Türk âlimi ve mütefekkiri Osman Turan’ın ebedi istirahatgâhı, Silivrikapı Ayvalık Kabristanı’ndadır.
Osman Turan, siyaset fâsılasına rağmen, bütün hayâtını okumaya ve yazmaya, yâni sadece ilme vakfeden, bunun dışında başka hiçbir heyecanı ve hedefi olmayan, zekâsıyla öğrenme heyecanını birleştirebilen az sayıdaki dikkate değer tarihçilerin en başında yer almaktadır. Bütün ömründe okuyan ve yazan bir ilim adamı olarak sadece 27 Mayıs’tan sonraki on altı buçuk aylık hapishane hayatında okuma imkânı bulamamış, askerlik devresinde bile kitaplarından ayrılmamıştır. Trabzon Lisesi’ndeki talebeliğinden hayatının son demlerine kadar kendisini hatırlayanların hemen zikretme ihtiyacı duydukları müthiş bir çalışma tiryakiliği ile dikkati çeken Osman Turan, siyasî hayatına rağmen tarih araştırmalarına hiç fâsıla vermemiştir. O, okuduklarını hazmeden, kazandığı bilgileri üstâd bir tarihçi, hatta bir târih felsefecisi hüviyetiyle tahlil ve terkip edebilen az sayıdaki târihçiden biridir. Bu bakımdan sadece yirminci asırdakiler arasında değil, bütün Türk tarihçileri arasında, hocası Fuat Köprülü gibi mütefekkir târihçi vasfına en çok lâyık olan şahsiyet olarak kalacaktır.
Osman Turan’ın yakın çevresi, dost arkadaş ve talebeleri, hocanın özel hayatında ve sosyal ilişkilerinde son derece mütevâzı ve kibar bir insan olduğunu, ancak ilmî ve fikrî tartışmalarda, bilhassa millî konularda son derece kararlı, ödün vermez bir karaktere sâhip olduğunu söylerler. Kendisi gibi bir Selçuklu tarihi mütehassısı olan Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen’in onun fikir mücadelesi hakkında söylediği şu sözler dikkat çekicidir: “O, esersiz unvan sahiplerinin ve cahillerin amansız düşmanıydı. Fakülte kurullarında yalnız millî meseleler karşısındaki ilgisizliklerini ve câhilliklerini değil, ilme ve ilmî ahlâka uymayan tutum ve davranışlarını da yüzlerine karşı söylemekten çekinmezdi. Osman Turan’ın ilmî ve fikrî kudreti karşısında susmaktan başka bir şey yapamayanlar, siyasî hayata atılması üzerine derin nefes aldılar. Onlar Osman Turan’a karşı olan öçlerini, ellerinden tutup akademik kariyere soktuğu yetiştirmelerinin de kendilerine katılmaları sâyesinde Yassıada dönüşü fakülteye yanaştırmamak suretiyle aldılar.”
Osman Turan’ın işâret edilmesi gereken diğer bir önemli özelliği de Türkçeyi güzel yazma ve yanlış müdahalelerden koruma konusunda yaptığı mücadeledir. Denilebilir ki, Cevdet Paşa’dan sonra gelen târihçiler içinde Türkçeyi hiçbir târihçi onun kadar itinâlı ve sehl-i mümtenî denecek derecede güzel ve açık-seçik bir ifâde ve üslûpla yazamamıştır. Bu kadar rahat ve zevkle okunan eserlerinde kullandığı dil ve üslûbun, başlı başına bir meziyet ve maharet olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Onun engin bilgi birikimi ve eşsiz üslubuyla kaleme aldığı eser, Kopuz, Ülkü, Belleten, Türk Hukuk Tarihi Dergisi, Millet, Zafer, Studia Islamica, Revue des Etudes Islamiques, Hilâl, İslâm Medeniyeti, Fedai, Türk Yurdu, Yeni İstanbul, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Babıâli’de Sabah gibi mecmuâ ve gazetelerde yayınlanan makale, ansiklopedi maddesi ve gazete yazılarının tam bir dökümü mevcut değildir. Bir ilim ve fikir adamı olarak tamamı ana kaynaklara dayanan ve alanında ilk olma özelliği taşıyan eserlerinin en önemlileri Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti (1965), Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi (I-II, 1969), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), makalelerinden oluşan Selçuklular ve İslâmiyet (1971) ve Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973)’dir. Ayrıca her biri ayrı öneme sâhip kaynak neşirleri ve tercümeleri de mevcuttur. Bunlardan bazıları Aksarâyî’nin, Müsâmeretü’l- ahbâr ve Müsâyeretü’l-ahyâr’ı (1944); “Selçuklu Devri Vakfiyeleri I, II, III” (TTK Belleten, XI/42 [1947]; XI/43; XII/45 [1948]); İstanbul’un Fethinden Önce Yazılmış Tarihî Takvimler (1954); Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar: Metin, Tercüme ve Araştırmalar (1958); M. F. Grenard’dan “Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarih” (Ülkü, 1939-1940) ve E. Cavaignac’dan, Tarihî Kronolojinin Esasları (1954).
Bunların dışında yine her biri başlı başına temel bir kaynak niteliği taşıyan birçok akademik makalesi ve ansiklopedi maddesi bulunmaktadır ki, bu yazılar daha sonra toplanarak Prof. Dr. Osman Turan Makaleler (haz. Altan Çetin-Bilal Koç, Ankara 2010) adıyla yayımlanmıştır.
Osman Turan’ın bir fikir adamı olarak kaleme aldığı ve Türkiye’nin sosyal, kültürel, dinî ve siyasî meseleleri üzerinde yine kendine özgü birikim ve üslupla temas ettiği başlıca eserler ise şunlardır: Gafletten Uyanalım! (1948), Türkiye’de Manevî Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye’de Komünizmin Kaynakları ve Kültür İhtilâli (1964), Türkiye’de Siyasî Buhranın Kaynakları (1969), Türkler Anadolu’da (1973), Vatanda Gurbet (1980) ile Tarihî Akış İçinde Din ve Medeniyet’tir (1980).
Osman Turan’ın eserleri, vefâtından sonra da geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tâkip edilmiş, ele aldığı konular üzerine eğilen yeni nesil araştırmacılar için birer başvuru veya el kitabı hâline gelmiştir. Bu cümleden olmak üzere onun hayâtı, şahsiyeti ve târihçiliğinin, kendisinden sonra gelen araştırmacıların yolunu aydınlatan bir kutup yıldızı mesâbesinde olduğu söylenebilir.
O günlerden hâtıra olarak kalan şu hikâye, Osman Turan’ın şahsiyeti hakkında önemli bir ipucu olması bakımdan önemlidir: “Yassıada komutanı Albay Tarık Güryay, bütün mahkûmların kendisini gördükleri zaman ayağa kalkmalarını ve hazır ol vaziyetine geçmelerini ister. Fakat Osman Turan bu isteğe daha doğrusu emre uymaz. Güryay, bunun üzerine Osman Turan’a “Sen neden ayağa kalkmıyorsun?” diye sorar. Osman Turan şu cevabı verir: “Yaşça büyük olana, mevki bakımından yüksek olana ve ilmî mertebesi üstün olana ayağa kalkılır. Siz hem yaşça benden küçüksünüz, hem bir milletvekili olmam hasebiyle mevkîce benden aşağıdasınız. İlim mertebesi konusunda ise talebem bile olamazsınız. Bu durumda niçin size ayağa kalkayım?” Böyle bir cevap beklemeyen Güryay sinirlense de belli etmez ve “Mâdem ayağa kalkmayacaksın, o hâlde ben geldiğimde ortalarda görünme, mesela tuvalete git.” der. Osman Turan hemen cevap verir: “Vallahi kusura bakmayın. Sizin hatırınız için tuvalete bile gitmem!” Bu cevap Güryay’ı kızdırır. Hışımla hocanın üzerine yürür ve bir tokat atar. Fakat Osman Turan, kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle hemen kendini toplar ve tokadı Güryay’a iâde eder. O netâmeli günlerde Osman Turan’ın sergilediği bu cesâret, kulaktan kulağa yayılır, dilden dile dolaşır.”
Göktürk Ömer Çakır