RİCÂLÜ’L-KUVVE
Arapça, Mennan’ın erleri demektir. Veliler hiyerarşisi içinde onbeş kişilik erenler grubudur. Kendilerine yüz çevirenlere, yakınlık göstermek gibi, özgünlük arzeden şahsiyet yapısına sahiptirler.
Arapça, Mennan’ın erleri demektir. Veliler hiyerarşisi içinde onbeş kişilik erenler grubudur. Kendilerine yüz çevirenlere, yakınlık göstermek gibi, özgünlük arzeden şahsiyet yapısına sahiptirler.
Farsça, kayıtsız, laubali, akıllı, münkir vs. gibi özellikleri olan kişi anlamına gelir. Dışı melam, içi selim olan kişiye rind denir. Batı’da dünyaya önem vermeyen, Bohem tarzı hayat sürdürenlerle, rindler, arasında en önemli fark, rindlerin iç estetiğe önem vermeleri, kalblerini her türlü pislikten temizlemeyi hedef edinmeleridir. Batıda, Bohem, hayvan gibi yaşar, hayvan gibi ölür. Rind ise ölünce
“Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter”
Kemal Beyatlı
Hafız Şirazî, bütün şark âleminde, rindlerin timsali olarak görülür. Bu tipler, kalendermeşreb, ehl-i dil şeklinde tanınır. Ali Seydî’nin, Resimli Kamus-ı Osmani’sinde, rindler şu şekilde anlatılır!: “Evet rindlik, birçok kıymetleri bir araya toplayan bir mefhumlar manzumesi (topluluğu) halinde mürekkeb (bileşik) bir mâhiyet (özellik) taşır. Onda neler yok ki… Meyhanenin kadehiyle, tasavvufun kadehi, aşkın mecazisiyle hakikisi ; gönül adamlığı, iç doluluğu, dış aldırmayış, parayı istihkar (küçük ve değersiz görme), kıyafetinde gelişigüzellik, zühdün dışındaki suretiyle zahide çatıp, sadece güzel olana ve güzel şeye gönül bağlayarak, faniliği, ezelin “elesf’i ile, ebedin sonsuzluğunda avuttukları için, hayattan kâm almayı, akıl kârı bilmek ve rinde hepsinden daha yaklaşanı, ikbâle yukarıdan baktıkları için ikballeriyle böbürlenenlere kafa tutmanın zevkine ermeleri”… Rindler, şekilden kurtulmuş, öze ermiş kişilerdir.
Vaiz düşerdi meygedeye kordu mescidi,
Görse safa-yı meclis-i rindânemiz bizim
Nef’i
Kadr-i rindi anlasa zâhid reh-i meyhanede,
Hırka-i tecrid-i zühdü ona payendâr eder.
Nailî
Arapça, gösteriş yapmak demektir. Amel işlerken Allah’tan başkası düşünülerek, ihlâsı terketmek. Kur’ân-ı Kerim’de, “Malını insanlara gösteriş yaparak infak eden gibi” (Bakara/264) âyeti ile bu hususa işaret olunur. Benzeri bir âyet de şudur: “İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı az zikrederler” (Nisa/142).
Arapça, terbiye ve ıslah etme, idman yapma, eğitme vs. gibi anlamlan olan bir kelime. Nefsi eğitmek üzere onu aç, susuz ve sevdiği şeylerden mahrum bırakmaya riyazet denir. Nefsi ibâdete alıştırmak üzere eğitmek de, riyazettir. Nefis cihadı bir ömür boyu sürer. Bu yüzden sufiler, tasavvufu “barışı olmayan savaş” olarak nitelemişlerdir. Üç türlü riyazet vardır.
1- Avam tabakasının riyazeti: ilimle ahlakı ihlasla ameli süsleyip, Hak ve halk ile olan muamelede hukuk, riayet etmek şeklindedir.
2- Havas tabakasının riyazeti :lçteki tefrikayı (ayrılıkları) kesmek, Hakk’a huzur-ı kalple ibâdet etmek, geçtiği makamlara iltifat etmeyi bırakıp yüksek makamlara çıkmak olarak ortaya çıkar.
3- Havassu’l-Havass’ın riyazeti : Şâhid ve meşhud ikiliğini bırakıp şuhudda fani olmak, yani cem’ul -cem mertebesine yükselmek. Edebin Riyazeti, nefsin tabi’atından kurtulmaktır. Talebin riyazeti, muradın sıhhatli olması, insanlarla sohbetten uzak olmak. Namaz ve oruca devam ve günahlardan korunmak, uyku kapısını kapamak da riyazetten sayılmıştır.
Abdülaziz Debbağ’a, Ebul-Hasan eş-Şazilî’nin Allah’a şükr, nimetlerle üns, kendiliğinden gelen ata (bağış, ihsan) larla, ferahlık şeklin de tanımlanan yolu ile, İmam-ı Gazâli’nin nefse, zorluklara katlanarak muhalefetle birlikte, riyazeti tercih yolu, arasındaki fark sorulduğunda, şu cevabı verdi : “Aslolan şükür yoludur. Zira enbiya ve asfiyanın kalpleri, bu hal üzereydi. Şükür Allah’ın kullarının, ubudiyette ihlasının her türlü hazlardan kurtulmasına, acizliğini tanıma ve Allah huzurunda kusurunu bilmenin üzerine kurulmuş olup, zamanla, insanın kalbini yüceliklere ulaştırır”. Konuyla ilgili olarak Bkz. Erbain ve çile maddeleri.
Kocalıkta silinüp arpalığı nâçârdır.
Kaldı ıstabl-ı riyazette ne arpa ne saman.
Sabit
Arapça, terbiye edicilik, büyütücülük, Rablik, yaratıcılık vs. gibi anlamları olan bir kelime. Mevcudatı taleb eden isimler için gerekli mertebenin adıdır. Bu mertebenin altında, el-Alim, es-Semi, el-Basir, el-Kayyum, el-Mürid, el -Melik vb. gibi isimler bulunur. Rububiyyet arş’tı. Yani Rahman’ın, mevcudata doğru, kendinde ve kendisiyle ortaya çıktığı zuhur yeriydi. Rububiyyete mahsus iki tecelli vardır : Manevî, Sûrî. Manevî tecelli: Kemalat türlerinden olan tenzihi kanunların gerektirdiği şekilde, isim ve sıfatlarda zuhur tarzında cereyan eder. Sûrî tecellî de içerdiği noksanlıklarla birlikte, teşbihi yaratılış kanunlarının gerektirdiği tarzda mahlukatı üzerinde zuhur etmek şeklinde olur.
Arapça, ruh, nefs, Cebrail vs. gibi anlamları olan bir kelime. Kaşanî, bunu mücerred (soyut) insan latifesi olarak tanımlar, el-Bennacî ise ruhu, “histen daha latif bir cisim olup ona dokunulmaz, insanların büyük çoğunluğu onu anlamaz” diye tarif eder. Ibn Ata, Allah’ın, ruhu cesedlerden önce yarattığı kanaatindedir. Başka bir grup da, ruhu, yoğun bir alandan ortaya çıkmış bir latife olarak değerlendirir. el-Kahtabî ruh, Kün zilleti altına girmemiştir, zira diridir, diyerek, onun halk değil de emr âlemine ait olduğuna işaret etmek ister.
Ruh genelde üç noktada ele alınmıştır:
1- Hareketin temeli (ma bihi’l-hareke) : Maddenin mukabili, yani kuvvet. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu anlaşılır. Bu, ruhun en genel manasıdır. Bu bakımdan ele alınırsa, elektrik başta olmak, üzere, harekete geçirici her kuvvet, bir tür ruh olarak değerlendirilebilir.
2- Hayatın temeli (Ma bihi’l-hayat) : Hayat gücü, geniş manasıyla bu hayat, bitkisel hayatı içine alır. Bu bakımdan, bütün bitkiler için, ruh tabiri kullanılması vakidir.
3- İdrak’ın temeli (Ma bihi’l-idrak) : Bu da, insanî hayatla sonuçlanan hayvanî hayattır. Bu ruh, bitkisel ruhtan da özeldir. Ruh bu tavrıyla en yüksek zirvesine ulaşmıştır. Bu ruha, ruh-ı insanî denmiştir, ilim irade, kelam, ta’akkul (akletmek), marifet, basit vicdan vs. gibi bütün şuur olayları, işte bu, ruh-ı insanîde ortaya çıkar. Ruh hakkında çok şeyler söylenmiş olmakla birlikte, o, az bir grub hâriç, küçük veya büyük kıyamete kadar bir varoluş sırrı şeklinde hayatiyetini sürdürecektir. Allah’tan üfürülen ruh, ölümle maddî bedenden ayrılır. Mevlanâ’nın dediği gibi, ruh, maddî bedene bir iple, boyun ve enseden bağlanmıştır. Azrail bu ipi kesince bedenin hayatiyeti sona erecek, ruh kendi aslına (Rabba), beden de kendi aslına (toprağa) dönecektir. Ruh ile ilgili bir dua, atasözü şeklinde söylenir : “Ruh-ı revanı şad ü handan olan”: Yani ruhu ahirette mutlu sevinçli olsun. Kötü kişilerin ardından da, “ruh-ı revanı baldıran (zehir) ola” denir.
Arapça, en büyük ruh demektir. Rububiyyeti bakımından, ilâhî zat’ın zuhur yeri (mazharı) olan ruh-ı insanîden ibarettir. Onun künhünü, Allah’tan başkası bilemez. Ruh-ı Azam’a, akl-ı evvel, hakikat-ı Muhammediyye, nefs-i vahide, hakikat- ı esmaiyye gibi isimler de verilir. Allah’ın, kendi sureti üzere halkettiği ilk varlık (mevcut) budur. Bu, en büyük halifedir.
Arapça, insana ait ruh demektir, insandaki ruh için kullanılır. Ruh-ı hayvanîye binmiş olarak insanda mevcut olan latifedir, müdrik bir bilicidir, insanî ruh, emir âleminden inmiştir. Akıllar bunun mahiyetini bilmez.
Arapça, ilimlerin resimleri demektir. Bu, insan şuurudur. Alîm, Semî, Basîr gibi, insanda ve Hak’da ortak olarak zuhur eden sıfatları sebebiyle, kendini bilen, Rabbini bilir.
Arapça, görmek demektir. Tasavvufta rüya üç türlüdür. İlâhî, melekî, şeytanî. Rüya tabiri, başlı başına bir maharettir. Görülen her rüya, görenin için: yansıtan bir aynadır. Meselâ.rüyada görülen her hayvan, görenin nefsinin hangi hayvanın sıfatını taşıdığını gösterir. Ancak rüya, sadece şeyhe veya tabir edene anlatılır. Uzman olmayana anlatılmaz. Asl olan rüyaya değer vermemektir. Ancak müridler, çoluk, çocuk hükmündedir, rüya vs. gibi fizik ötesi olaylara fazla önem verirler. Onların bu yönünü rötuş etmek veya ıslah etmek için “Rüyayı bırak, rü’yete bak” diye. tavsiyede bulunulur. Salih rüya, son derece az görülür. Ancak, ruhunu arındıran nefislerin, şeytani rüya görmesi nâdirdir. Şeytanî rüyalar, genellikle korkutucu şekilde zuhur eder, bazan tekrar ederek gözükür. Bu rüyalar tabir olunmaz, şerrinden Allah’a sığınılır.
Arapça, görmek demektir. Allah’ı görmeyi ifade eder. Hz. Ali (r) “görmediğim Allah’a ibâdet etmem”der. Bu, her yerde çeşitli şekillerde tecelli eden Allah’ı görmek demektir. Bu görüş, hayvanî gözle değil, kalp gözüyle olur.
Arapça, mutluluk, bahtiyarlık anlamına gelen bir kelime. Zıddı şekavettir, bedbahtlıktır. İlâhî nimetlere, feyzlere ve tevfika ulaşmak ve bu şekilde dünyada ve ahirette yüksek makamlara ermek demektir. Allah’a kulluk, saadet; isyan ise, şekavettir. Allah’ın rızasına nail olmuş kişiye, sa’îd, aksi durumdakine de şakî denir.
Arapça, doğruluk, sıdk demektir. Kalbin vefa, cefâ, verme (ata), vermeme (men’) gibi, olumlu ve olumsuz her halde durumunu bozmaması, aynı halde kalmasına sadâkat denir.
Namaz günün belli zaman dilimlerinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu itibarla farz namazlar için vakit şarttır. Yine her bir farz namaza bağlı sünnet namazlar, vitir, teravih ve bayram namazları için de vakit şarttır. Bir farz namaz, vaktinin girmesinden önce eda edilemeyeceği gibi, vaktinin çıkmasından sonra da eda edilemez. Bir farz namazın vakti içinde kılınması edâ, vaktinin çıkmasından sonra kılınması da kazâ olarak adlandırılır. Bir namazın özürsüz olarak vaktinde kılınmaması ve ileriki bir vakitte kazâ edilmek üzere ertelenmesi doğru değildir ve günahtır. İlgili hadisten hareketle, unutma ve uyuma gibi mazeretler nedeniyle vaktinde kılınamamış olan namazın daha sonra kılınması gerekir. İhmal ederek, gevşeklik göstererek namazın vakti içerisinde kılınmaması günah olduğu için kimi bilginler, bu şekilde mazeretsiz olarak vakti içerisinde kılınmamış olan namazların kazâ edilemeyeceğini, günahından kurtulmak için tövbe etmek gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bilginler, aynı şekilde uyuma ve unutma mazereti sebebiyle vaktinde kılınamamış bir namazın hatırlanıldığında eda niyetiyle kılınacağını belirtmişlerdir. Esasen niyet ederken hangi farz namazın kılındığının belirlenmesi (tayin) şart olmakla birlikte, eda veya kazâ şeklinde bir belirleme yapmak gerekli değildir. Çünkü kazâya kalmış bir namaz, eda niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle eda edilebilir.
Kazâ, sadece beş vakit farz namaz ve bir de vitir namazı için söz konusudur. Cuma ve bayram namazları ve sünnet namazlar kazâ edilemez.Southern Illinois Üniversitesi’nde