Rüyada Aba Görmek
Rüyada aba görmek, yolculuğa delâlet eder. Üzerine bir aba giymiş olduğunu görmek, rızka, ferah kazanca ve saadete delâlet eder. Yine bir aba giymiş olduğunu görmek, hiç beklenmeyen bir yerden gelecek menfaat ile tâbir olunur.
Rüyada aba görmek, yolculuğa delâlet eder. Üzerine bir aba giymiş olduğunu görmek, rızka, ferah kazanca ve saadete delâlet eder. Yine bir aba giymiş olduğunu görmek, hiç beklenmeyen bir yerden gelecek menfaat ile tâbir olunur.
Rüyada, Allah yolunda nöbet tuttuğunu görmek, taat ve ibâdete devama ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, Resûl-i Ekrem’in sünnetine uymaya ve Hak’tan korkmaya delâlet eder.
Bir kimse rüyada cihada çıktığını veya nöbet beklediğini görse, o kişinin hayır üzere olduğuna delâlet eder..
Rüyada Allah’tan korktuğunu görmek, fakirlikten kurtulup zengin olmaya ve rızkının genişliğine delâlet eder.
Allahu Teâlâ’nın kendisini tehdit ettiğini görmek, günah ile tâbir olunur. O kimse hemen kendisine gelmeli ve tevbe etmelidir.
Bir kimse rüyada başını Allahu Teâlâ’nın meshettiğini görse, bu rüya keramete delâlet eder. Ve Rabbi o kulu kendisine yaklaştırır.
Bir kimse, Allahu Teâlâ’nın bir beldeye, bir mekâna veya yüksek bir yere indiğini görse, bu rüya o beldenin Allah’ın adaleti ile dolacağına delâlet eder. Artık o beldede hayır ve bereket çok olur.
Ayakta Allah huzurunda durduğunu ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine nazar ettiğini görmek izzet ve ikbâle delâlet eder.
Rüyada bir kimse Rabbi’nin “Bana gel!” hitabını duysa, bu ecelin yaklaştığına delâlet eder.
Allahu Teâlâ’nın kendisini nezdi ilâhîsine alıp ikram ettiğini görmek, ahirette ilâhî rahmete ereceğine delâlet eder.
Yüce Allah’ın kendisine vaaz ettiğini görmek, Allah rızasına uygun bir işle tâbir olunur. Allahu Teâlâ’nın kendisini hayır ile müjdelediğini görmek, çok çok sevap ve hayra delâlet eder.
Bir kimse yüce Allah’ı bir mekânda namaz kılar görse, bu rüya, o yere rahmet ve mağfiret geleceğine delâlet eder.
Rüyada kendisini Rabbi’nin kabul ettiğini görmek, dualarının kabul edileceğine delâlet eder.
Rüyada yüce Allah’ın kendisini çağırdığını ve kendisi de ona icabet ettiğini görmek, Hacc’a gitmeye delâlet eder.
Rüyada Allahu Teâlâ’dan korktuğunu görmek, fakirlikten kurtulup zengin olmaya ve rızkının genişleyeceğine delâlet eder.
Rüyada Rabbine yalvardığını, münâcât ettiğini görmek, Allah’a yakınlık ve insanlar tarafından sevilmekle tâbir olunur.
Bir kimse rüyada şeytandan Rabbine sığındığını (yani eûzübesmele) çektiğini görse, faydalı ilme ve hidayete delâlet eder. Düşmanların şerrinden emin olur. Eğer hasta ise afiyet bulur.
Yine rüyada Allahu Teâlâ’ya sığınmak, hâin arkadaştan emin olmaya, pislikten temizlenmeye ve hidayete delâlet eder.
Rüyada Cenâb-ı Hakk’a gittiğini görmek, doğru yolda devam üzere olmaya delâlet eder. Yine Hak Teâlâ hazretlerini görmek: Bütün korkulardan, kötü şeylerden düşmanlıklardan, katilden, belâ ve kederden emin olmaya delâlet eder.
Allahu Teâlâ’yi rüyada görmek, iman sahiplerine kuvvet ve berekettir. Ibn-i Şîrîn demiştir ki: – Rüyada Rabbini gören kimse cennetliktir. Her kim yüce Allah’ı görürse o kişi insanları Allah yoluna sevketmek ve davet için yaratılmıştır.
Allahu Teâlâ’yı görmek yedi veçhile tâbir olunur:
1. Mağfiret, 2. Rahmet, 3. Şefkat, 4. Keramet, 5. Selâmet, 6. Tevbe 7. Tevfik…
Devlet reislerinin Cenâb-ı Hakk’ı görmesi, izzet ve ikbâle delâlet eder.. Gazilerin görmesi, şehadet mertebesi ile tâbir olunur. Hapishanede olan birinin görmesi, zindandan kurtulacağına delâlet eder.
Fakir bir adamın Rabbi’ni rüyada görmesi, zengin olacağına delâlet eder.
Allah Teâlâ mağfiretinin pâk suyu ile hatalarımızı temizlesin. O dilemedikçe bir şey olmaz. Gönül aynasına onun kerem güneşi vurmadıkça da devlet ele geçmez. O, öyle bir kudrete ve azamete sahiptir ki, onun kudret ve azameti karşısında akıllar hayretinden yerlere döşenir.
O birdir ve tektir. O’nun eşi, benzeri ve misli olma ihtimali yoktur. O’nu azamet ve celâliyle keyfiyetsiz, benzersiz ve misilsiz olarak görmek, hayra delâlet eder. Böyle bir rüyaya mazhar olan kimse dünyada müjdelenir. O kişinin ahireti de selâmet ve saadettir.
Mezhep imamlarımızdan Ahmed bin Hanbel (rh.a.) Rabbini rüyada görmüş ve Rabbine sual etmiş:
– Ey Rabbim! Has kullarını sana yakın kılan şeylerin en ha yırlısı nedir?
Ona Rabbinden şu ferman erişmiş:
– Ey Ahmed! Benim kelâmımı okumalarıdır. – Anlayarak mı, yoksa anlamayarak mı? – Anlayarak ve anlamayarak.
Bu hadise gösteriyor ki, büyükler ve velîler Rablerini bizim kavrayamayacağımız bir keyfiyetle rüyada görebiliyorlar. Zaten rüya istemekle görülmez, insana gösterilir.
Rivayet edilir ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) sahabilerine hitaben şöyle buyurmuşlardır: – Sizin biriniz rüyasında gördüğü şeylerin en hayırlısı o kimsenin, Allah’ını, Peygamberini ya da Müslüman ana ve babasını görmesidir.
Sahabiler: – Ey Allah’ın Resulü, dediler. Bir kimse rüyasında Rabbini görür mü?
Buyurdular ki: – Sultanı görür, Sultan da Allah Teâlâ’dır!
Bir kimse rüyada, Allah Teâlâ’nın kendisini mağfiret edeceğini ve Cennetine koyacağını görse, bu rüya o kişinin Allah’ın murakabesi altında olduğuna ve Rabbi’nin makamından korktuğuna delâlet eder.
Allahu Teâlâ ile arasında bir perde olduğunu görmek, büyük günah ile tâbir olunur. Bir kimsenin rüyada Allah’ın arşını görmesi, kendisi için hayra delâlet eder. Ve yine Rabbi ile konuştuğunu görmesi,çok çok Kur’ân okumaya delâlet eder. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah’ın kelâmıdır.
Herkes iyice bilir ki altın dünya zinetidir. Dünya ise müminler için meşakkat mahallidir. Bu sebeple rüyada altın görmek, borca, gam ve kedere alâmettir.
Rüyada altın bilezik taktığını görmek, rüya sahibinin eline geçecek bir mirasa delâlet eder.
Rüyada altın külçesine rastgeldiğini görmek, elden çıkacak mala işarettir. Yine altını külçe ettiğini görmek, şer ve helak ile tâbir olunur.
Rüyada kendisine büyük bir altın parçası verildiğini görmek, devlet işlerinde yüksek derecelere nail olmaya delâlet eder.
Câfer-i Sâdık (r.a.) demiştir ki: Rüyada altın bilezik görmek beş şekilde tâbir olunur:
a) Riyaset (baş olma, reislik), b) Hikmet, c) Günah ve hile, e) Gam ve keder, f) Evlad ve kardeş…
Ibn-i Şîrîn (rh.a.) demiştir ki: Rüyada elinde beş adet altın olduğunu görmek, halk indinde makbul olacak işlere delâlet eder. Elinde tek altın olduğunu görmek, güzel bir ev ile tâbir olunur.
Rüyada iki elinin birden altın olduğunu görmek, iş hususunda sıkıntıya düşmeye işarettir.
Kıymetli elbiselerden başörtüsü, taç ve bunlara benzer nesnelerin altın sırma ile dokunmuş veya örülmüş olduğunu görmek; bu elbiseyi giyenlerin Allahu Teâlâ’ya yakınlıklarına delâlet eder.
Yine rüyada halis altın ve gümüşten olan şeyi görmek, ihlâsa, saf niyete, anlaşmaya ve doğru söze delâlet eder.
Rüyada gözlerinin altın olduğunu görmek, kör olmaya işarettir. Rüyada üzerinde, altın, gümüş, boncuk veya mücevherden gerdanlık olduğunu görmek, devlet hizmetinde yüksek makama gelmeye delâlet eder.
Arabaya binmek ilerinizin iyiye gideceine ve bir terfii edeceinize iarettir. dolmuyapan arabaya binmek, güzel geçecek ticari amaçlbir yolculuaçkacanza iarettir.Kaza yapm araba büyük bir mevki sahibi olmaya; yuvarlanm araba, itibarnzn ksa süreli olacana; araba altndakalmak, zenginlieveya büyük bir mirasa; arabann peinden komak, uzun süreli isizlieyorumlanr.
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsrâ, 17/23)
Cenab-ı Hak, kendisine inanmamızı emrettikten sonra anne ve babamıza karşı iyilikte bulunmamızı emretmektedir. Çünkü anne ve babamız dünyaya gelmemize sebep olmuşlardır. Onlar bize iyiliğin ve kötülüğün neler olduğunu öğrettiler. Biz-leri yanlış şeylerden uzak tutmaya çalıştılar. Özellikle annelerimiz, bizi büyütmek için geceleri o tatlı uykularını terk edip, rüzgar esmesin diye adeta şefkat kanatları-nı üzerimize gerdiler. Kendileri ihtiyaç duydukları şeyleri terk ederek biz evlatlarını düşündüler. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de, anne babaya iyilik etmemiz önemle vurgulanmaktadır. Bu, yerine getirilmesi çok zor ve belki de tam olarak ifa edile-meyecek haklardan biridir. Zira Peygamberimiz de kişinin hürriyetini kaybetmiş babasını hürriyetine kavuşturarak yaptığı iyilik bile onun hakkını ödemeye tam olarak yetmeyeceğini haber vermiştir (Müslim, “Itk”, 25). Çünkü kul haklarının en büyüğü, ana baba hakkıdır.
Anne babamıza yaptığımız iyilikler, sözlü ve fiili bütün iyilikleri kapsar. Onların gönüllerini kazanmamızda söyleyeceğimiz sözlerin büyük önemi vardır. Zira mad-di olarak tüm ihtiyaçlarını karşılama imkânına sahip olamazsak bile güler yüz ve tatlı dilimizle onları memnun edebiliriz. Bu bakımdan anne babalarımıza karşı hi-taplarımıza çok dikkat etmeliyiz. Çünkü Allah, onları azarlamamamızı emrediyor. Şöyle bir düşünelim, bizden yaşça küçük olan birisi bizimle konuşurken laubali davranır, dinlemez veya bize karşı sesini yükseltirse nasıl üzülürüz değil mi? İşte anne ve babamız da onlara karşı hoş olmayan hitaplarımızdan dolayı üzülürler. O bakımdan Cenab-ı Hak “onları azarlamayın ve her ikisine de güzel söz söyleyin” diye buyurmuştur. Onlara anneciğim, babacığım şeklinde gönüllerini okşayacak tarzda tatlı dil ile hitap etmemiz gönüllerini kazanmamıza sebep olur, onları sevindirir. Büyüklerden bir zata anne babaya karşı tatlı söz söylemenin nasıl olacağı sorulmuş o da suçlu bir hizmetlinin efendisi karşısındaki konuşması gibi olmalıdır, demiştir. Bugün bizler genç, güçlü kuvvetli insanlarız. Unutmayalım ki anne babalarımız da bizim gibi güçlü kuvvetli idiler. Sahip olduğumuz bu imkânlar elimizden gidecek, yarın biz de onlar gibi yaşlanıp çocuklarımızın bakımına muhtaç hâle geleceğiz. O bakımdan anne babamıza karşı tevazu kanatlarını indirmeliyiz ve onlara merhamet etmeliyiz ki yarın da çocuklarımız bizlere aynı şefkat ve merhamet kanatlarını in-dirsinler. Ayet-i kerimede adeta bir kuşun yavrusunu kanadının altına alarak onu tehlikelerden koruması gibi bizim de anne babamızı korumamız gerektiği emre-dilmektedir (İsrâ 17/24). Ancak bu, çok zor ve sabır isteyen bir iştir. Allah onlarla bizim sabrımızı denemektedir. Bu zoru başararak onların rızalarını kazandığımız zaman cennete girip nimetlerine kavuşacağımız muhakkaktır. Peygamberimiz de anne babası yanında olup da onlara iyilik ederek cenneti kazanamayan ve o nimet-ten mahrum olan kimseyi kınamış ve ona yazıklar olsun diye acımıştır (Müslim, “Birr ve Sıla”, 9-10).
Ayette de ifade edildiği gibi annemiz rahminde bizi taşırken birçok sıkıntılara katlanmış ve meşakkatlerle bizi bu dünyaya getirmiş olduğundan dolayı (Lokmân, 31/14) olsa gerek ki anneye iyilik etmek babaya iyilik etmekten daha öncelikli ol-duğu Peygamberimizin hadisinde de yer almıştır (Müslim, “Birr ve Sıla”, 2).
Anne babamıza iyilik yapmak onların rızasını almaya, dolayısıyla Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olur. Peygamberimiz, onların rızasını almakla dualarımızın kabul olacağını, birçok sıkıntılarımızın hallolacağını haber vermektedir. Bununla ilgili ri-vayet edilen hadise göre üç kişi bir mağaraya sığınır. Sonra mağara girişine büyük bir kaya parçası düşerek kapatır ve içindekiler çaresizlik içerisinde kalırlar. Bu du-rumdan kurtulmak için her biri Allah’ın hoşuna gidebilecek iyiliklerini sayarak taşın kalkması için Allah’a yalvarırlar. Bunlardan biri de her gece anne babasına süt ikra-mında bulunduğunu, ancak uyurken onları uyandırmamak için bir gece sabaha ka-dar beklediğini, bu iyiliğinden dolayı mağaradan kurtulmasını ister. Bu vesileyle ma-ğaranın ağzındaki kaya yükselmeye başlar (Buhârî, “Büyû” 98; Müslim, “Zikir”, 100).
Ana babamız için şöyle dua ederek “Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, ana-babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim,14/41) mağfiret talebinde bulunmamız on-lara yapacağımız iyilikler arasında değerlendirilmiştir. Esasen ana babamıza yap tığımız iyilik ve ihsan kendimize yapılan ihsandır. Anne babamıza yaptığımız iyi-liklerin karşılığını fazlası ile dünyada çocuklarımızdan göreceğimiz gibi ahiretteki mükâfatı da sınırsız olacaktır.
Ana babamız, bizi Allah’a isyana teşvik etmedikçe, onların meşru olan emrine uymamız gerekir. Ana baba, müşrik de olsalar bile onlara iyilik ve ikramda bulun-mamız dinimizin emridir. Peygamberimiz, müşrik anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir (Müslim, “Zekât”, 50). Hayırlı evlat, ana babalarına sadece dünyada iken iyilik eden değil, onların ölümünden sonra da onların dostluğunu koruyup devam ettiren ve dostlarına saygı gösterendir. Nitekim Abdullah b Ömer de yolda gördüğü bir kişiye babasının dostu olduğu için bineğini ve sarığını vererek iltifat eder, kendisini kınayanlara ise o babamın dostudur, diye cevap verir (Müslim, “Birr ve Sıla”, 11-13).
Kısaca ayet-i kerimede ana babaya iyilik etmek Allah’a ibadet etmekle aynı de-recede görülmekte, anne babalarımıza en güzel muamelede bulunmamız emredil-mektedir.
“İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: ‘Gelin, kitabımı okuyun! Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.’ Artık o, hoşnut bir hayat içindedir. Yüksek bir cennettedir. Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir).(Onlara şöyle denir:) ‘Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için.’ Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: ‘Keşke kitabım bana verilmeseydi. Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Keşke ölüm her şeyi bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlamadı. Saltanatım da yok olup gitti.’ (Allah, şöyle der:) Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a iman etmiyordu. Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu.” (Hakka, 69/19-34)
Okuduğumuz ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ amel defterlerinin sahiplerine verilişini ve onların da buna göre mutlu olacağını veya üzüntüye kapılacağını bildirmektedir. Amel defteri, insanların dünyada kabul ettikleri inançlarla, yaptıkları işlerin kaydedildi ği ve âhirette kendilerine takdim edileceği bildirilen deftere veya kitaba verilen addır.
Kur’an’da, insanın dünyada yaptıklarının, kıyamet günü açılmış bir kitapta kendisine gösterileceği ve her fertten kendi kitabını okumasının isteneceği hem bu surede hem de di ğer bazı surelerde (Mesela İsrâ, 17/13-14) açıklanmaktadır. Bu nedenle “herkese kıyamette amel defterinin verileceğine” inanmak farzdır.
Amel defteri; Kirâmen katibîn, hafaza, rakîb ve atîd isimleriyle anılan meleklerin yazdığı (Enbiya, 21/94; Kâf 50/18; Zuhruf, 43/80) insanın hak-batıl, doğru-yalan, iyi-kötü, bütün inanç, düşünce, söz ve eylemlerini içerecektir (Kehf, 18/49).
Amel defterleri cennetliklere sağdan, cehennemliklere soldan veya arkadan verilecek-tir. Defterleri sağdan verilenler, Kur’an’da “ashâbu’l-yemîn”; soldan veya arkadan verilenler “ashâbu’ş-şimal” olarak zikredilir (Hakka, 69/19,25; İnşikâk, 84/7,10).
Defterin sağdan verilmesi bir müjde, soldan veya arkadan verilmesi ise bir korku ve azap işaretidir. Kur’an’da sadece fertlerin değil, millet ve toplumların da “kitap” diye anılan amel defterlerinin bulunduğu ve hesap gününde her milletin kendi kitabını okumaya çağı-rılacağı belirtilir (Câsiye, 45/28-29).
Mahşerde kişinin amel defterinin sağ tarafından verilmesi onun dünya hayatında Allah’ın emrine uygun, dürüst ve erdemli bir hayat yaşadığını, dolayısıyla sicilinin temiz olduğunu gösterir. Bu durumda olan kimse Allah’ın lütfuyla Kişinin amel defterinin sol tarafından verilmesi onun dünya hayatında Allah’ın emrine uygun hareket etmediğini, dürüst ve erdemli bir hayat yaşamadığını, dolayısıyla sicilinin bozuk olduğunu gösterir. Bu durumdaki biri dünyada yaptıklarını amel defterinde görünce kendisinin cezalandırılacağını anlar, bu nedenle amel defterinin kendisine verilmesini ve içinde yazılmış olanları görmek istemez, ölürken her şeyin bitmiş olmasını temenni eder. Böyle bir temenni orada bir işe yaramayacağı gibi, dünyada helal haram demeden biriktir-miş olduğu malı da kendisine verilecek cezayı önlemeyecektir. Artık mal, mülk, saltanat, makam, güç vb. dünyaya ait ne varsa hepsi yok olup gitmiş, sadece insanın olumlu veya olumsuz inanç ve amelleri kalmıştır.
Amel defteri solundan verilen kimsenin hesabı görüldükten sonra Allah Tealâ görevli meleklere o günahkârın ellerini boynuna bağlayıp cehenneme götürmelerini, sonra da zin-cire vurmalarını emreder.
Âhiret hayatı gayb âleminden olduğu için Allah orası ile ilgili bilgileri bizlere temsilî olarak anlatmaktadır. Ayrıca âyetlerde cehenneme götürülecek olan günahkârın zincire vu-rulmasının sebebi açıklanmaktadır ki o da Allah’a inanmaması ve yoksula yedirmeyi teşvik etmemesi, yani bencil duygularını aşarak başkalarının sıkıntılarını paylaşma olgunluğunu sergileyememesidir. Yoksulu gözetme konusundaki duyarsızlığın, kişinin zincirlere vurul-masının ana sebeplerinden biri olarak Allah’a inançsızlığın hemen ardından zikredilmesi, İslam’ın paylaşmaya, sosyal adalete ve barışa verdiği önemi gösterir.
“Andolsun, biz Nûh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.” (Hûd, 11/25-26)
Mealini verdiğimiz ayette belirtildiği gibi yüce Rabbimiz, Hz. Nûh’u kavmi-ne Peygamber olarak göndermiştir. Hz. Nuh da kendinin, kavmi için bir nasihatçi ve açık bir uyarıcı olduğunu ilan etmiş, Allah’tan başka ilâh bulunmadığını, do-layısıyla O’ndan başkasına kulluk etmemeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Nuh (a.s) Peygamberlik görevini eksiksiz olarak yerine getirmiş ama kavmi onu dinlememiş, yine eski azgınlıklarına devam etmiştir. Ancak Nuh (a.s), kendini dinlemedikleri takdirde büyük bir cezaya çarptırılacaklarından endişe ettiğini belirterek kavmini uyarmış, bütün bu gayretine rağmen toplumun ileri gelenleri Nuh (a.s)’un davetini kabul etmemiş ve onu sapkınlıkla itham etmiştir (A’râf, 7/60). Hatta tebliğ faaliyetine son vermediği takdirde “Ey Nuh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın” diye tehditte bulunmuştur (Şuarâ, 26/116). Sonunda Hz. Nûh, “…Rabbine, ‘Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et’ diye dua etti.” (Kamer, 54/10)
“Ve Nûh şöyle dedi: ‘Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık onlarla benim aramda sen hükmet. Beni ve benimle birlikte olan müminleri kurtar.’ Derken biz onu ve beraberin-dekileri dolu geminin içinde (taşıyıp) kurtardık. Sonra da geride kalanları suda boğduk.” (Şuarâ, 26/117-120)
Bütün peygamberler kavmini bir olan Allah’ı tanımaya ve O’na kulluk etmeye davet etmiş, bu davet esnasında çeşitli zorluklarla karşılaşmış, sıkıntıya maruz kal-mışlardır. Diğer bütün peygamberlerin yaptığı gibi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) de aynı şekilde kavmini Allah’a kulluk etmeye davet etmiştir. Ayet-i kerimede “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya, 21/25) buyurularak bü-tün peygamberlere emredilenin bir olan Allah’a iman ve O’na kulluk/ibadet etmek olduğu açıkça vurgulanmıştır.
Yüce kitabımız Kur’an’da Rabbimiz kendisine kulluk/ibadet etmemiz gerektiğini açık bir şekilde belirterek şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.”
“Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kur-tuluşa eresiniz.”
Şu halde yaratılış gayemiz “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) ayetinde de açıkça belirtildiği gibi, yüce Rabbimize kullukta bulunmak ve O’nun emirlerini noksansız bir şekilde yerine getirmektir. İbadetleri-mizi yaparken özellikle de namazlarımızı kılarken her rekatında okuduğumuz Fa-tiha sûresinde; “(Allahım!) Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5) diyerek kulluğumuzu hatırlamakta ve sadece O’na ibadet ettiğimizi ifade etmekteyiz. Böylece yüce Rabbimizden başkasına ibadet edilmeyeceğini, ibadete sa-dece O’nun layık olduğunu özellikle vurgulayarak “tevhid inancını” açıkça ortaya koymaktayız. Zaten yüce Rabbimiz de bize, yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler-de de açıkça belirtildiği gibi sadece kendine kulluk/ibadet etmemizi emretmektedir.
Biz insanları diğer yaratıklardan farklı kılan en önemli özelliğimiz, akıl, irade ve bizi yaratan yüce Rabbimize karşı yerine getirdiğimiz ibadetlerimizdir. Eğer insani özelliklerimizi doğru bir şekilde kullanıp iman ve bunun tabii sonucu olan ibadetle-rimizi yapmazsak diğer yaratıklardan farkımız kalmaz. Hatta bununla da kalmayıp bizim dışımızdaki diğer mahlûkattan daha da aşağı olacağımız Rabbimiz tarafından ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir:
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”
Akıl ve irade sahibi olmayan varlıklardan farklı olduğumuzu ve gafillerden ol-madığımızı ifade etmenin yolu Rabbimize olan imanımız ve ibadetlerimizdir. Şayet iman ve kulluğumuz olmasaydı yüce Mevla’mız katında ne değerimiz olurdu ki? Bu gerçeği Rabbimiz yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de açıkça ortaya koyarak şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Muhammed!) De ki: Duanız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin!…”
İşte bizler de Rabbimiz katında imanımız, ibadetlerimiz ve kulluğumuzla değerli olduğumuzu unutmamalı ve O’ndan başkasına kullukta bulunmamalıyız.
“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?” (Fâtır, 35/3)
Âyet-i kerimede insanlardan Allah’ın nimetlerini hatırlamaları istenerek gökler-de ve yerde Allah’tan başka yaratıcı ve rızık veren olmadığı belirtilmiş ve Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığı vurgulanmıştır. Burada belirtmek gerekir ki Allah lafzı kendisine ibadet edilen yüce varlığın özel adıdır. İlâh kelimesi ise kendisi yaratıcı ve ibadet edilmeye layık olmadığı halde, insanların ya Allah’a yaklaştırsın diye ya da çeşitli amaçlarla edindikleri putlara verilen cins isimdir. Bu itibarla Arapçada Allah kelimesinin çoğulu olmadığı halde ilâh kelimesinin çoğulu vardır. İlâh kelimesi cins isim olduğu için, çok değişik varlıklara ad olarak kullanılmıştır. İşten insanların Allah’tan başka ilah edinmemeleri için Kur’an-ı Kerim’deki pek çok ayette, hatır-latma da bulunulmuştur: “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”
İnsanlık tarihinde insanlar, her şeyin yaratıcısı olan bir Allah’a inanma ve iba-deti sadece O’na yapma anlamına gelen tevhîd inancında zaman zaman sapkınlığa düşmüşlerdir. Allah ile kendileri arasında yeni ilahlar edinerek O’na ortak koşma yolunu seçmişler, aracılar edinerek Allah’a yaklaşmak istemişler ve bu aracılar vası-tasıyla Allah’tan af ve mağfiret dilemişlerdir. Öyle ki bazen ay, güneş, yıldız gibi gök cisimlerini, bazen dağları, tepeleri, bazen atalarını dedelerini ilâh saymışlar, bazen de madenden, taştan, topraktan v.s. yaptıkları şeylere ilâh adını vermişler ve onlara tapmışlardır. İslam dini gelmeden önce de Arap yarımadasında da sayıları 400’e yak-laşan putlara tapılıyor ve onların her birine ilâh deniliyordu. O çağda yaşamış insan lar bir taraftan ilâhlarına tapıyorlar, öte yandan hiçbir fayda görmedikleri ilâhlarını yeri geldikçe ihtiyaçları için kullanıyorlardı. Böylece tevhîd inancından sapıp şirke ve küfre düşmüşlerdi.
Buna karşın İslam dini, insanları küfür ve şirkten kurtarmak için tevhîd inancını yeniden tesis etmiştir: İbadet, hiçbir aracı ve ortak koşmadan her şeyin yaratıcısı olan sadece yüce Allah’a yapılır. Günahlar için tövbe ancak O’na arz edilir; bağışlan-ma ve yardım ancak O’ndan dilenilir.
Allah’ın bir oluşu, zatında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde, rab oluşunda ve hâkimiyetinde, eşi benzeri olmayışı yönündendir. Hemen hepimizin ezbere bildiği ve namazlarımızda sık sık okuduğumuz İhlâs suresinde; Allah’ın bir olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğmadığı ve doğurmadığı, O’nun hiçbir denginin olmadığı ifade edilmektedir.
Aklımızı kullanıp kendi varlığımız ve kâinat üzerinde tefekkür ettiğimizde Allah’tan başka ilâh olmasının muhal/imkânsız olduğu sonucuna varırız. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de zikredilen şu âyetlerde de bu mantık örgüsüne işaret edilmektedir:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bo-zulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ,21/22)
“Allah hiçbir çocuk edinmemiştir. Onunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı.” (Mü’minûn, 23/91)
Dolayısıyla bu kâinatı ve harika nizamı ibret gözüyle seyrettiğimizde Allah’tan başka ilâh olamayacağı konusunda imanımız güçlenmiş olur. Nitekim basit bir dün-ya işini yaparken bile iki kişi karışırsa düzen bozulur, anlaşmazlıklar çıkar. Birisi şöyle yapalım derken öbürü böyle yapalım der. Eğer birden fazla yaratıcı olsaydı, dünyanın düzeni kim bilir nasıl olurdu? Bunun imkânsızlığını aklımızla anlayabile-ceğimiz gibi ayetler de bize yol göstermekte ve açıklamalar getirmektedir
Allah’ın birliğini ve ondan başka ilâh olmadığını sadece dil ile söylememiz yeterli midir? Hayır değildir. Söylediğimizin gereklerini de yapmalıyız. Yüce Rabbimiz bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
“Allah, ‘Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının’ diye (in-sanları) uyarmaları için, emrini içeren vahiy ile melekleri, kullarından dilediğine indirir.” (Nahl, 16/2) Demek ki Allah vahiy meleklerini Peygamberlerine gönderirken, bize iki önemli esası öğretmek istiyor. Birincisi: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” İkincisi ise: Allah’a karşı gelmekten sakınmak.”
Bunun için bize düşen görev, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a hakkıyla iman etmek ve salih ameller işleyerek iki cihan mutluluğuna kavuşmaya gayret etmektir.
“Ey Rabbim! Bana salihlerden (olacak bir çocuk) bağışla! Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, ‘Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?’, dedi. O da, ‘Babacığım emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın’, dedi.” (Sâffât, 37/100-102)
İnsan, yaratılmışlar arasında kıymet ve değeri en yüksek olan varlıktır. Allah onu en güzel surette yaratmış, akıl gibi üstün yeteneklerle donatmıştır (İsrâ, 17/70). Allah’ın iradesini temsil etme görevi gibi üstün bir görevle de görevlendirilmiş, yer-de ve göklerde bulunan her şey onun hizmetine verilmiştir (Bakara, 2/30).
İnsana verilen nimetler sayısız derecede çoktur. Hatta bu nimetleri saymak ve dökümünü yapmak mümkün değildir. Nitekim bu durum bir ayette şöyle ifade edilmiştir:
“Hâlbuki Allah’ın nimetini saysanız onu saymakla bitiremezsiniz…”
Allah’ın bahşettiği her nimetin hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. İşte bu nimetlerin en önemlilerinden biri de sahip olduğumuz evlatlarımızdır.
Çocuklar, insan neslinin devamı demektir. Hangi insan neslinin devam etmesini istemez? Bu hiç mümkün müdür? Çünkü çocuk, bir milletin bekası, bir ailenin, bir ocağın devamıdır. Nitekim Hz. Zekeriyya da kendi neslinin devamı için Allah’tan hayırlı bir evlat istemiş ve kendisine Hz. Yahya bahşedilmiştir (Meryem, 19/5).
Anne ve babaya Allah’ın birer hediyesi olan çocuklar aile bahçemizin gülleridir. Tatlı kokular saçan, ruha huzur ve sefa veren cennet çiçekleridir. Millet denizinin en parlak incisi, dünya hayatının süsüdür. Rabbimiz, insanın bu dünyada hoşlandığı en önemli şeyleri sıralarken, çocukları da bunlardan biri olarak belirtir:
“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nef-sin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran, 3/14)
Bir başka ayette de malın ve çocukların birer imtihan vesilesi olduğu haber ve-rilmektedir: “Bilin ki mallarınız ve çoluk-çocuğunuz birer deneme aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”
Elbette kıymetli varlıkların düşmanı da çok olur. Eğer o güzel çocuklar, birer fazilet eri olarak yetiştirilmez, iman ve ahlak ile teçhiz edilmez, irfan ve İslam nuru ile beslen-mez, Kur’an kalesinin içine girmezse düşmanın zehirli silahlarıyla vurulurlar ve helak olurlar. İmansız kalbin dümensiz kafasından çıkan zehirli fikirler, gençliğin beynini bir akrep kıskacı gibi sıkar ve onu iyi ile kötüyü, hayır ile şerri düşünemez hâle getirir.
Furkân suresinde müminlerde olması gereken bazı özellikler sıralandıktan sonra onların şöyle dua ettikleri belirtilir:
“Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle’, diyenlerdir.”
Konumuzun başında yer verdiğimiz ayette Hz. İbrahim’in, salih bir evlat verme-si için Allah’a yalvardığı belirtilmektedir. Nitekim Rabbimiz O’nun duasını kabul ederek uysal bir çocuk yani Hz. İsmail’i bahşetmiştir. İsmail öyle itaatkâr bir ev-lat olmuştur ki, babasının rüyada kendisini boğazladığını söylediğinde: “Babacığım! emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” deme cesaretini göstermiştir.
İşte Allah’tan böyle evlatlar nasip etmesi için dua etmeliyiz. Ancak yüce Allah’ın böyle evlatları nasip etmesi için, bizler de sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Yani sadece sözlü dua ile yetinmemeliyiz, onları en güzel bir şekilde yetiştirmek için çaba göstermeliyiz.
Sevgili Peygamberimiz; “Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir ba-ğışta bulunmuş olamaz.” (Tirmizî, “Birr”, 33) buyurmaktadır. Bir başka sözünde; “Çocuklarınıza hoş muamelede bulunun ve onları güzel terbiye edin.” diyerek, evlatlarımıza karşı görevlerimizi belirtmiştir.
Bu nedenle çocuklarımızın inançlı, sağlıklı, manevî değerlerine bağlı, vatan ve millet sevgisi ile dopdolu olarak yetiştirilmesinde birinci derecede anne-babalar olarak bizler sorumluyuz. Anne-babaların çocukları ile ilgili dinî ve millî sorum-luluklarını ihmal etmeleri, ilerde onları ve hatta toplumu rahatsız edecek olayların meydana gelmesine sebep olur. Nitekim zaman zaman medyaya ve basına yansıyan olaylar, sadece anne-babaları değil, hepimizi üzmektedir. Bunun için öncelikle an-ne-babalar olarak bizler çocuklarımızın terbiyesine, eğitimine özen göstermeliyiz ve onların kötü alışkanlıklar edinmelerine engel olmalıyız.
Yüce Allah bizi şöyle uyarmaktadır:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrîm, 66/6)
Hangimiz evlalarımızın ahirette cehenneme girmesine razı olur? Aksine hiçbir ana-baba bu güllerin solmasını istemez. Zira çocuklarımızı çok severiz, onların iyi olmalarını isteriz. Acı ve elem çekmelerini hiçbir zaman istemeyiz. Öyleyse bu dün-yada evlatlarınızı çok iyi yetiştirmeliyiz, onların hem dünyasını, hem de ahiretini düşünmeliyiz.
Kuşkusuz evlatlarını iyi yetiştirip terbiye edemeyen, onlara ahlak ve fazilet aşıla-mayan milletlerin istikbali, geceler gibi korkunç ve karanlık olur.
“O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir. Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 67/3-5)
Okuduğumuz ayet-i kerimede “yerler ve gökler”in yaratılışı ve bunların mükemmel şekilde işleyen sistemleri Allah’ın varlığının delillerinden olarak gösterilmektedir.
Kur’an’ın birçok ayetinde Rabbimiz varlığına dair bu kâinattan deliller getirmek-tedir. Mesela; “Sizi topraktan yaratması O’nun varlığının belgelerindendir. Sonra hemen birer insan olup yeryüzüne yayılırsınız.”
“Deveye bakmıyorlar mı nasıl yaratılmıştır? Göğe bakmıyorlar mı nasıl yükseltilmiş-tir? Dağlara bakmıyorlar mı nasıl dikilmişlerdir? Yeryüzüne bakmıyorlar mı nasıl yayıl-mıştır?” (Ğaşiye, 88/17-20)
“İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır. Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır. Geceleyin uyumanız, gündüz de lütfundan rızık aramanız O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda kulak veren millet için dersler vardır. Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.” (Rûm, 30/20-24)
Bütün bu ayetler, Allah Teâlâ’nın varlığına dair kendimizi ikna edecek deliller üzerinde düşünmemizi istemektedir. Bu itibarla bizler de bu kâinata ve kâinatta var olan eşsiz nizama ve eşyaya bakarak yüce Allah’ın varlığına ve birliğine deliller getirmeliyiz. Aksi takdirde imanımız taklitten öteye geçemez. Bulduğumuz her delil, Rabbimizi iyi tanımamıza ve O’na daha içtenlikle, saygı ve sevgiyle güzelce kulluk etmemize sebebiyet verecektir.
Şimdi yüce yaratıcımızın Kur’an-ı Kerim’de, kendi varlığına delil olarak kullan-dığı tabiattan delillere sonra da kâinatta onun varlık ve birliğine delalet eden diğer bazı akli delillere kısaca bir göz atalım.
Zira bizlere Allah’ı en iyi tanıtacak olan, yine yüce Allah’ın kendisidir. Bu bakım-dan Kur’an-ı Kerim’e dönüyor ve ona kulak veriyoruz. “Allah her şeyin yaratıcısıdır” (Zuhruf, 39/62). Allah Teâlâ’nın varlığına en büyük delilimiz, Kur’an’ın kendisidir. Zira Kur’an, cümlelerden meydana gelmektedir. Kur’an’ın cümleleri de “ayet veya âyetler” olarak isimlendirilmektedir. Bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni, “ayet” kelimesinin Arap lügatinde ‘bir şeye delalet eden işaret ve alamet’ anlamına gelmesi-dir. Bu cümlelerin her biri, Allah’ın varlığına delalet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini yapmaları için asırlardır inkâr edenlere karşı meydan okumaktadır. İnsanlık bu meydan okumaya karşı boyun eğmekten başka hiçbir şey yapamamıştır. O halde Kur’an bir mucize olarak Allah’ın varlığının ve Resûlü Mu-hammed (s.a.s)’in hak Peygamber olduğunun en büyük delilidir.
İkinci delilimiz de kâinatın kendisidir. Kâinata bakan bir kimse, bu âlemde yer alan her bir parçanın daha doğrusu hacmi olan her bir şeyin aynı zamanda bir mu-cize olduğunu ve insanın benzerini meydana getirmekten aciz kaldığını görür. Öyle ki, bu mahlûkatın her biri bizzat varlıkları ile mucizedir.
Kur’an cümleleri “âyetler” şeklinde isimlendirilmiştir. Bu kâinatta var olan mahlûkatın da her biri ayrı ayrı mucize olduğundan Kur’an-ı Kerim, bu mahlûkattan birçoğunu “âyetler” lafzı ile isimlendirmiştir. Çünkü kâinat, gökler, yeryüzü ve bura-larda bulunan tüm yaratıklar, yani bütün bu “âyetler”, kudretli bir yaratıcının varlı-ğına işaret eden alametlerdir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen kimseler için âyetler vardır.” (Bakara 2/164)
Aklını, mantığını ve muhakeme gücünü kullanan, gökleri, yıldızları, yeri, bitki-leri, hayvanları, kısacası tüm kevnî delilleri düşünen insan, bütün bunları yaratan, onları yöneten bir yüce bir varlığın olduğunu anlar.
“Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.” (Şûrâ, 42/29)
Bu âyette yüce Allah “Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir” ifadesiyle gökleri, yeri ve bu ikisi içindeki canlıları yaratmasını kendi varlığının delilleri olarak zikretmiştir. Demek ki yüce Allah’ın her şeyin yaratıcısı olması O’nun varlığının en önemli delilidir. Âyetteki “O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir” ifadesiyle de Cenab-ı Hak, kâinat ve canlılar üzerindeki mutlak gücünü ve tasarrufunu vurgulamaktadır. Her şey O’nun takdir ettiği doğal denge içerisinde işlemektedir. Öyle ki “Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O’nun varlığının delillerindendir.” (Şûrâ, 42/32) hâliyle bu âyetle belirtilmek istenen de tabiatta cari fizik kanunlarının da bir tesadüfün değil yüce Allah’ın yaratmasının ve kurduğu mükemmel nizamın, sünnetullahın bir gereği olduğudur.
Kur’an-ı Kerim, yüce Allah’ın insanı yaratmış olmasını ve kâinatta kurduğu sarsılmaz düzeni, O’nun varlığına ve yegâne yaratıcı olduğuna delil getirir. Allah’ın varlığı ve birliği hakkında Kur’an’da zikredilen bu deliller kadar, bizzat Kur’an’ın Allah tarafından vahyedilmiş olması hakikati de Allah’ın varlığı konusunda en büyük bir âyet ve delildir. Zira Kur’an bizi körü körüne bir imana değil; kendi nefsimiz, kâinat ve canlıların yaratılışı üzerinde tefekkür ederek, evrendeki bu ahengin ve doğal dengenin bir tesadüf eseri olamayacağını bilmeye ve bunun mutlaka yüce bir yaratıcının işi olduğuna inanmaya çağırır.
İnsan yaradılışı itibariyle inanmaya ve yönlendirilmeye müsait olduğundan Allah, insanları başıboş bırakmamış, peygamberleri vasıtasıyla tevhide ve hak dine davet etmiştir:
“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm, 30/30) İnsan, gerek kendi varlığı gerekse kâinat üzerinde temaşa ve tefekkürle özünde saklı olan bu imanı açığa çıkarabilir. Peygamber Efendimizin “Her doğan fıtrat üzere doğar” (Buhârî, “Kader”, 56/3) hadisi de fıtratımızda var olan bu inanma duygusuna işaret etmektedir. Bu durum kendi benliğimizde Allah’ın varlığını tecrübe ettiğimiz fıtri bir delildir. Bu hadiste belirtildiği üzere insanın fıtrat itibariyle Allah’ın varlığını ikrâr edebilen olması ve O’na yönelip ibadet etmeye ihtiyaç hissetmesi de Allah’ın varlığının ve yaratan olduğunun en önemli delillerindendir.
Kur’an, insanın kendi nefsini/varlığını enfüsî/öznel; insanın içinde yaşadığı dış dünyayı da âfâkî/objektif-bilimsel deliller olarak nitelendirerek, bunları hem Kur’an’ın Allah’tan vahyedilen hakikat oluşuna hem de Allah’ın varlığına delil olarak sunar: “Onlara hem dış dünyada, hem de kendi içlerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun hakikat olduğunu anlasınlar. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53) Dolayısıyla kendi yaratılışımızdan yola çıkarak ibret gözüyle bütün bir âlemi temaşa ve tefekkür ettiğimizde bu mükemmel yaratılışın ve kurulmuş olan harika nizamın Allah’ın varlığına ve yegâne yaratıcı olduğuna delalet ettiğini kavramış oluruz. Böylece afakî ve enfüsî; yani bilimsel/objektif ve dinî/psikolojik deliller mutlak hakikat olan Allah’ın varlığının akla uygun olduğunu ve Allah’ın varlığı gerçeğinin açıkça bilindiğini ortaya koymaktadır; bizzat kâinatın ve insanın kendisi bu gerçeği ifade eden müşahhas delillerdir.
“Ey oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87)
Bu ayette, seçilmiş bir insanın, bir peygamberin inancı ve teslimiyeti “örnek bir davranış” olarak bizlere sunulmaktadır. Yakup Peygamber, oğullarının artık Yusuf’u bulmaktan ümitlerini kestikleri bir anda “Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve kardeşini arayın…” tavsiyesinde bulunarak hem inananların ümitsizliğe düşmemesi gerektiği-ni hem de kendisinin Allah’a olan sonsuz güvenini ifade etmektedir.
Allah’a sonsuz bir güven beslemek, her zaman ve mekânda O’nun yardımın-dan, himayesinden emîn olmak… İşte Yaratana bağlılığın zirve noktası budur. Zaten Allah’ın kudretine, merhametine ve yardımına güveni beraberinde getirmeyen bir iman kâmil bir iman olarak nitelendirilemez. Bu bakımdan Yakup Peygamber’in Rabbine olan güveni ve bağlılığı bizler için çok şey ifade eder. Zaten Yaratan, örnek alalım diye Kutsal Kitabımızda ona yer vermiştir. Şu halde yüreği iman ve ümit dolu Peygamberinin umutlarını boşa çıkarmayan merhametlilerin en merhametlisi niçin bizlerden rahmetini esirgesin. Yüce Yaratıcının rahmetinden nasip almamızın bir tek şartı samimi bir şeklide O’na inanıp teslim olmaktır. Bu inanç ve teslimiyet Allah’a tam bir güven duymamızı beraberinde getirir.
Bizim O’na olan güvenimizin temel kaynağı Rahmet sıfatıdır. Bu rahmet bizim için bir huzur kaynağıdır. Zira âyette geçen “Ravh” kelimesi de aslında “üzüntü ve kederlerden uzak olma veya sıkıntı ve darlıktan sonra insanın kavuştuğu rahatlık” durumunu ifade ediyor (Bk. Yusuf, 12/21). Tıpkı susuzluk sıkıntısı yaşarken imdadı-mıza yetişen bir yağmurun veya yaşayacağından ümidimizi kesmeye başladığımız bir hastamızın son anda yüzünde beliren hayat emarelerinin yüreğimizde açtığı fe-rahlık gibi… Kutsal Kitabımızın ölü toprağa can veren ve ümitsiz bekleyişleri yaşama sevincine dönüştüren yağmuru “rahmet” olarak adlandırması ne kadar anlamlı değil mi?
Ümitsizlik duygusu bir anlamda çaresizliğimizi ve problemlerimizi, sıkıntıları-mızı giderme noktasında içine düştüğümüz acziyetin bir ifadesidir. Yaşama sevinci-mizi ortadan kaldıran, bize yeryüzünü dar eden bir duygu hâlidir ümitsizlik. Gün olur, yağmur yağmaz; bağımız, bahçemiz, hayvanlarımız susuz kalır ve ümitsiz bir bekleyiş içerisine gireriz. Bazen, ölüm-kalım mücadelesi vermekte olan bir yakını-mızın iyileşmesini beklerken tükenir ümitlerimiz. Ve bazen olur ki, tıpkı Yakup (a.s) gibi yıllardır kaybettiğimiz yavrumuzun gelişini bekleriz çaresizlik içinde. Bu ve benzeri durumlarda ihtiyacımız olan tek şey ise bir umut ışığıdır. Sığınılacak başka kapı, tutunacak başka bir dal kalmamıştır çünkü. İşte tam bu noktada devreye giren imanımız bizim için bir hayat ışığı olur adeta. Allah’ın yardımına ve merhametine olan sonsuz inancımızdan beslenen ümidimiz ayakta tutar bizi. Bu ümit sayesinde hayata sarılırız.
Bu ayetin bizlere hatırlattığı kesin gerçek Allah’ın rahmetinden ümidini kesme-memiz gerektiğidir. O’nun rahmetine ve yardımına güvenimiz O’na olan inancı-mızın bir işareti ise, rahmetinden ümit kesmemiz de nankörlüğümüzün bir işareti sayılmaktadır. “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da, sonra bunu ondan çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir” (Hûd, 11/9) ayetinde rah-met, nimet anlamında karşımıza çıkmaktadır. Demek ki, Allah’ın bize verdiği tüm nimetler O’nun rahmetinin yansımasından başka bir şey değildir.
“Allah katında, onun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, ‘Rabbiniz ne söyledi?’ diye sorarlar. Onlar da ‘Gerçeği’ diye cevap verirler. O yücedir, büyüktür.” (Sebe’, 34/23)
İnsanlar kulluk görevlerini yerine getirirken birtakım hatalar işleyebilir, bazı ko-nularda eksiklikleri de olabilir. Amellerdeki eksiklikler insanları endişeye düşürür. Acaba öbür dünyada “halimiz nice olacak” diye korku ve endişeye kapılırlar.
Allah’ın kulları kusur ve kabahatleri Allah’a karşı işledikleri için, hem ondan af dile-meye utanırlar, hem de sadece ondan af dilemeyi yeterli görmezler. Bir yandan Allah’ın affına, rahmet ve merhametine sığınırken, öte yandan da Allah katında kendilerini des-tekleyecek, kendilerine yardımcı olacak ve elinden tutacak birini ararlar. Rabbimizin katında önemli bir yere sahip olan birinin, kendilerine şefaat etmesini isterler.
Öyleyse şefaat nedir? Kimler şefaat eder, kimler şefaat edemez? Bu dünyada bir başkasını desteklemek üzere ona katılmak, yardımcı olmak ve aracılık yapmak, şe-faat etmek olarak adlandırılmaktadır. Ahirette ise şefaat; günahkâr müminlerin affe-dilmesi ve günahı olmayanların daha yüksek derecelere erişmeleri için, peygamber-lerin, Allah’a yalvarmaları, dua etmeleri ve günahlarının bağışlanmasını istemeleri demektir.
Kıyamet gününde başta sevgili Peygamberimiz olmak üzere, peygamberler, me-lekler ve Allah’ın izin vereceği bazı insanlar; günahkâr müminlerin affedilmesini, günahsızların derecelerinin yükseltilmesini Allah’tan dileyeceklerdir. Şefaat taleple-rinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda takdir yetkisi Allah’a aittir.
Allah’ın izin verdiği kimseler; diledikleri kişiler ve şefaati hak eden insanlar için şefaat edeceklerdir. Ama Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin şefaat etmesi veya Allah’ın razı olmadığı birine şefaatte bulunması mümkün değildir. Bu konuda yüce Kitabımızda pek çok ayet bulunmaktadır. Konumuzun başında sunduğumuz ayet-te; Allah’ın katında, onun izin verdiği kimseden başkasının şefaatlerinin fayda sağla-mayacağı bildirilmektedir. Demek ki Allah’ın izin vermediği kimseler şefaat etmeye uğraşsalar bile, olumlu bir netice elde edemezler.
Kıyamet gününde belli bir dönemde hiçbir kimsenin şefaati ve yardımı kabul edilmez. O günün hangi gün olduğunu ancak Allah bilir. Bu günü Rabbimiz bize şu şekilde anlatmaktadır:
“Öyle bir günden sakının ki o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara, 2/48)
Allah’ın izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz (Yunus, 10/3). Ama onun izni olursa, şefaatçiler olur. Yani o kimlere izin verirse onlar şefaat ederler. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’in şu ayetleri ile bizlere bildirilmektedir:
“Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacak-lardır.”
“O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâ-Hâ, 20/109)
“Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.”
Peygamberlerin sultanı olan sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in bir de genel ve kapsamlı bir şefaati olacaktır. Mahşer gününde bütün yaratıklar heyecan ve ıstı-rap içinde hesaplarının görülmesini beklerken, Efendimiz Allah’a dua edecek, he-sap ve sorgunun bir an önce başlatılmasını niyaz edecektir. İşte bütün insanlar için Allah’tan yardım talep eden bu niyaza “şefaat-i uzma (büyük şefaat)” adı verilir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in bu anlamdaki şefaat yetkisi Kur’an-ı Kerim’de “Makam-ı Mah-mud (övülen makam)” adıyla anılır (İsrâ, 17/79).
Peygamberimiz (s.a.s) bizzat kendileri de bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceklerini haber vermişlerdir “Zühd”, 37).
Nasıl olsa Peygamberimiz bizim için şefaat edecek diye güvenip dinimizin esas-larına karşı gevşeklik göstermeyelim. Peygamberimiz (s.a.s)’in şefaatine layık olmak için salih amel işlemeye devam edelim, davranışlarımıza daha çok dikkat edelim.
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tahrim, 66/1)
Bu ayet, yüce kitabımız Kur’an’ın Tahrim suresinin ilk ayetidir. Sure adını ilk ayette geçen “Haram Kılma” ifadesinden almaktadır. Sözlükte yasak anlamına gelen haram, dinî bir terim olarak, kesin bir delille, açık bir şekilde yapılmaması istenen fiildir.
Bu ayetteki sesleniş, özelde Peygamberimize olsa da genelde tüm inananlaradır. Bilhassa teşri açısından yani Allah adına hüküm koyma açısından konuya baktığı-mız zaman “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” hitabıyla yüce Allah Peygamberimizin şahsında hem O’nu hem de tüm inananları uyarmaktadır.
Haram kılma konusunda peygamberler tarihine baktığımız zaman peygamberli-ğin mahiyeti ve peygamberlerin getirdiği vahiylerin hakkıyla anlaşılmadığı dönem-lerde bazı problemlerin oluştuğunu görmekteyiz. Bu bağlamda Hz. Muhammed (s.a.s)’den önceki peygamberlerden bilhassa Hz. İsa’nın tebliğ ettiği mesajın insanlar tarafından yeterince ve gereğince anlaşılmaması Hz. İsa’ya tanrılık yakıştırılmasına ve kendilerini toplumdan soyutlayan ruhanîler sınıfının oluşmasına sebep olmuş-tur. Kendilerini rûhânî olarak ilan eden insanların Tanrı adına otorite kullanır hâle gelmeleri yüce Allah tarafından Kur’an’da eleştirilen bir durumdur. Hz. Peygamberi-miz de ümmetin benzer duruma düşmemesi için Müslümanlara uyarılar yapıyordu. Resûlullah (s.a.s)’ın peygamberlik görevinin tamamlanmasına doğru giden bir sü-reçte, bu âyetlerde Peygamberimizin beşerîlik yönü ön plana çıkarılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamberin vahyin kontrolü dışında kalabilecek dinî nitelikte bir tasarrufunun olamayacağının özel olarak vurgulanması da ayrı bir önem taşımaktadır.
Bu bağlamda kaynaklarda Osman b. Maz’ûn hadisi diye meşhur olan rivayette de görüldüğü gibi zaman zaman aşırıya kaçan kişiler Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimi-zin müdahalesiyle karşılaşmış ve aşırılıktan vazgeçirilmişlerdir. Şöyle ki:
Enes b. Malik’ten şöyle rivayet olunmuştur: “Bir kere (Ashab’dan) üç kişi Nebi (s.a.s)’in (bunların bilemedikleri gizli) ibadetini sormak (ve öğrenmek) üzere Peygamber’in kadınlarının evlerine gelmişlerdi. Bunlara Peygamber’in ibadeti (nin kemiyet ve keyfiyeti) haber verilince güya azımsayarak (bir ağızdan): Biz nerede, Resûlullah nerede? Muhak-kak ki Allah Peygamber’inin geçmiş olan ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan bütün günahlarını mağfiret etmiştir” dediler. Sonra da şöyle ahdettiler: İçlerinden birisi: Ben ge-celeri daima namaz kılacağım, dedi. Diğeri de: Ben de her zaman (her gün) oruç tutaca-ğım, dedi. Üçüncü birisi: Ben de kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim, dedi. Onlar bu söz üzerinde iken Resûlullah (s.a.s) bunların yanına gelerek:
-Siz şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz değil mi? Fakat şunu biliniz ve iyi düşününüz ki: Ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve korunanınız bulunuyorum. Bununla beraber ben (gâh) oruç tutarım, (bazı günlerde) tutmam. (Gecenin bir kısmında) namaz kılarım. (Bir kısmında da) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim sünnetim budur.) Her kim benim yolum(da gitmez de on)dan yüz çevirirse, benden değildir” buyurdu “Savm”, 55; Müslim, “Sıyâm”, 182).
Genelden özele giderek Tahrim Suresi 66/1-5 ayetlerin anlaşılması için temel dinî eserlere baktığımızda pek çok rivayet görmekteyiz. Bunları özetleyecek olursak Peygamberimiz esasen helâl olan bir şeyi kendisine yasaklamıştı. Yüce Allah da, eşlerinin hatırına veya onlar sebebiyle kendisini böyle bir mahrumiyete itmesinin doğru olmadığını bu ayet ile bildirerek, böyle bir karar yemin eşliğinde verilmiş olsa bile, üzerinde ısrar edilmesi uygun olmayan yeminlerden vazgeçip kefaret öde-me tarzında şer’î bir yol bulunduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca bu konuda Kur’an’dan anlayabileceğimiz öğütlerden biri Peygamberliğin önemi ve mahiyeti diğeri ise aile sorumluluğunun önemidir.
Nitekim Resûlullah’ın yeme içme, aile hayatı gibi durumları onun beşerî yönüyle ilgili olduğu için kendisinden insan tabiatını aşması istenmemiş; sadece, eşlerinin aklına ve gönlüne hitapla bulundukları konumu hatırlatılarak bu konudaki tercih yapmalarını istemesi uygun görülmektedir. (Geniş bilgi için bk. Elmalı, Hak Dini Kur’anDili, VII/5104-5122; Kur’an Yolu, V/401-408)
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri(kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Maide, 5/87-88)
Yüce Allah’ın kesin ve bağlayıcı bir ifade ve üslupla yasakladığı fiillere haram denmektedir. Haramı belirleme yetkisi yalnız Allah’a aittir. O’nun dışında hiç kim-senin haramı belirleme yetkisi yoktur. Peygamberimizin bu konudaki hadisleri ise, Allah’ın iradesi ve hükmünü açıklamaktan ibarettir.
Kur’an ve Sünnet haramı belirlerken ayrıntıdan ziyade ana ilkeler ve genel kural-lar ortaya koymuş, bu kuralların her devirde anlaşılıp uygulanabilir tarzda takdim edilmesini ise, o devrin yetkin ve ehil İslam âlimlerine bırakmıştır.
Dinen haram kılınan bir şeye kasıtlı olarak helal demek, kişiyi İslam dairesinin dışına çıkarır. Ayrıca bu durum, Allah adına yalan uydurmaktır. Yüce kitabımızda konuyla ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için: ‘Şu he-laldir!’ ‘Şu haramdır!’ demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.”
Ayrıca, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi, bir kimsenin, iyi niyetle de olsa haram kılma yetkisi olmadığı gibi, böyle bir davranış ve anlayış da dinen uygun görülmemiştir. Peygamberimizin yaşadığı dönemde bazı Müslümanlar dünyadan el etek çekmek istemişler, özellikle yeme-içme, dinlenme, giyim-kuşam, evlenme ve evlilik hayatının gereklerini yerine getirme konularında mahrumiyeti yaşama biçimi hâline getirmeye yönelmişlerdir. Onların bu tutumları hem kendilerine hem de aile fertle-rine zarar verdiği için, Peygamberimiz onları uyarmıştır.
Bu itibarla İslam’da kesin bir delil ile yasaklanmayan ve insanın yararına olan her şey helâldir. Bu ilke, hiçbir sınır tanımaksızın her türlü davranışı meşru sayma anla-yışına düşülebilir, endişesiyle bazen ihtiyatla karşılanmıştır. Ancak ihtiyatta ölçüyü kaçırma, kişilerin gereksiz yere dinin ölçülerini sınırlandırmalarına neden olmuştur. Ayette sözü edilen genişlik ve özgürlük, sınırın aşılmaması ve Allah’ın yasaklarından sakınma şartına bağlanmıştır. Bununla birlikte, helâllerin sınırını zorlayıp bazı ha-ramları helâl hâline getirmemeye özen göstermeliyiz.
Helal olmak kaydıyla kazanca herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Kazancımız ne kadar olursa olsun her insanın harcayacağı miktar bellidir. O halde, rızık kaygı-sıyla harama meyletmemeliyiz. Bize düşen görev, kazanmak için çalışmak ve yüce Allah’ın bu konudaki takdirine razı olmaktır.
Şeyh Sadi ‘Gülistan’ adlı eserinde konuyla ilgili şöyle söylemektedir:
“Eğer Âdemoğlunun gönlü rızka olduğu kadar, rızkı verene de bağlı olsaydı, makam itibariyle melekleri geçerdi.”
“Allah, sen gizli ve kendini bilmez bir nutfe hâlindeyken dahi seni unutmadı. Sana ruh, akıl, idrak, güzellik, söz, tedbir, fikir ve zekâ verdi. Omuzlarına iki pazu yerleştirdi, eline on tane parmak dizdi. A himmetsiz! Şimdi mi rızkını unutacak sanıyorsun” (Şeyh Sadî, Gülistan, s. 248-249).
Yüce Allah, yaptığımız her şeyden haberdardır ve bizi yaptıklarımızdan dolayı hesaba çekecektir. Müslümanlar olarak buna gönülden inanırız. O halde, rızkımızı haram değil de, helal yollardan kazanmaya çalışmalıyız. Haram olan bir kazanç onu kazanan kul için rızık sayılmasına rağmen haram olan rızkı, kulun kazanmasına ve yemesine yüce Allah’ın rızası yoktur.
“Allah, kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın…” (İsrâ, 17/97)
Hidayet kişinin Allah’a inanma, emir ve yasaklarını tam olarak yapabilme imkânına kavuşmasıdır. Böyle bir konumda bulunan kişi Kur’an’da belirtilen doğru yola ulaşmış demektir. Nitekim konumuzu belirleyen ayette de bu hususa vurgu yapılmaktadır. Allah’ın hidayet verdiği kimsenin doğru yolda olduğu, hidayetten uzaklaştırdığı kimsenin ise yardım edecek, kendisine arka çıkacak kimsesinin bu-lunmadığı anlatılmaktadır.
Bu âyetle Cenab-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.s)’i teselli ederek, hidayeti değil de dalaleti ve küfrü tercih edenleri bildiğini ve onlar hakkında üzülmemesi gerektiği-ni de hatırlatmaktadır. Zira onlar kendi iradeleriyle kötü tercihte bulunup sapıklık ve dalalet üzere ısrar etmişlerdir. Bu bakımdan kendi irade ve istekleriyle hidayeti tercih edenleri Allah hidayete, küfrü ve dalaleti tercih edenleri ise küfre ve dalalete sürükler. Bu durum yüce Allah’ın “Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulan-dır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (Kehf, 18/17) âyetinde buyurduğu gibi mutlak yaratmasıyla ilgilidir. Yani Cenab-ı Hak hiç kimseyi iman ve küfre zorlamamaktadır. Bu konuda kişi kendi tercihini yaparken tamamen bağımsızdır. Esasen kişi, bu tercih hakkını hangi yönde kullanırsa onun hakkında Allah’ın takdiri o şekilde tecelli etmiş olacaktır. Bu da insanın herhangi bir hususta ilahi iradenin takdirinden bağımsız olmadığı anlamına gelir. İnsanın seçmesine ve özgür iradesine göre Allah onun hakkında ya hidayeti ya da küfrü yaratır.
Bizler Allah’ın külli iradesinin kuşattığı alanda kendi özgür irademizle yani bize tayin edilen özgürlük alanında irademizle hidayeti veya sapıklığı seçme konusunda muhayyer bırakılmışız. Ancak Allah’ın küfrü ve sapıklığı değil, hidayeti ve doğru yolu seçmemize razı olur. Bu husus ayette şöylece açıklanmaktadır:
“Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.” (İnsan, 76/3);
“Ve iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?”
Ancak konumuzun başında zikrettiğimiz âyetin devamında sapıklığı tercih eden-lerin kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredilecekleri ve ce-henneme atılacakları haber verilmektedir. Onlar dünya hayatında Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini göremeyecek kadar kör, işitemeyecek kadar sağır, konuşamayacak kadar da dilsiz idiler. Bu bakımdan ahirette de hidayet ve kurtuluş yolunu gösterecek sözler söyleme imkânlarının kalmadığı ayette haber verilmektedir (bk. İsrâ, 17/72). Ayrıca, Cenab-ı Hakk’ın doğru yola ilettiği kişinin doğru yol üzere olduğu, şaşırttığı kimsenin ise ondan başka dostlarının bulunmadığı ayette ifade edilmektedir (bk. A’râf, 7/178).
Sonuç olarak diyebiliriz ki insan, ilahî mesaja kulak verip aklını kullanarak vahyi anlarsa bu onu doğru yola götürür. O halde insanın iradesini kullanması önemli bir durumdur. Kişi iradesini kullanarak doğru veya sapık yolu seçmiş olur. Bu iradesini gösterince Cenab-ı Hak da onu ya hidayete ulaştırır veya sapıtır. Kur’an’da insana anlama kabiliyetinin verildiği, hakkı seçtiği takdirde faydasının kendisine ait olaca-ğı, doğruyu seçmemesi hâlinde de zararını yine kendisinin çekeceği, bu konuda bir zorlamanın söz konusu olmadığı beyan edilmektedir. (bk. En’âm 6/104). Yine Allah’ın, insanı iman etmeye zorlamadığı (Kehf, 18/29) Kur’an’ın, sadece doğrunun veya ger-çeğin ne olduğunu açıklayan bir öğüt olduğu, dileyen kişinin bu öğüte inanacağı bildirmektedir (İnsân, 76/29). Kısaca, kim Allah’a imana, Peygamberi tasdik etmeye ona gönderilenleri kabul etmeye yönelirse buna o kimseyi muvaffak kılar ve doğru yola erişir. Kim de bu hakikatlerden ve onlara imandan yüz çevirirse dalalete düşer. Artık onun için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı yoktur. O, Kıyamet gününde de azaba duçar olacaktır.
“Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)
İslam dinini kabul eden, kendisini yalnız Allah’a teslim eden, yalnız O’na kul olan ve yalnız O’na ibadet eden insana Müslüman deriz. Hz. Peygamber’in Allah’tan vahiy yoluyla alıp insanlara tebliğ ettiği şeylere inanan kişiye ise mümin deriz. Daha geniş ifadeyle, mü-min; ‘Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gü-nüne, kaza ve kadere, yani hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına ve ölümden sonra dirilmenin gerçek olduğuna inanan insandır.’
Bazen bu iki kelime eş anlamlı olarak da kullanılmakta, mümin ve Müslüman aynı an-lama gelmektedir. Bazen de Müslüman kelimesi; dinini çok iyi bir şekilde yaşayan, Allah’a
candan teslim olan, ona samimiyetle bağlanan insan için kullanılmaktadır. Yukarıda mealini verdiğimiz ayette; Müslümanlar ve müminler zikredildikten sonra, onlardan itaatkâr olanları anılmıştır. Bizim; Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı isyankar olmayıp, itaatkâr olmamız gerektiğine vurgu yapılmıştır. Birlikte yaşayan insanların arasın-da nizam ve intizam olmazsa anarşi ve kargaşa olur. Bozuk düzenin ise sonuçta herkese zararı dokunur. Bundan dolayı biz, dinimizin emirlerine ve yasaklarına özenle itaat ederek huzur ve mutluluk içinde yaşarız.
Sözleriyle doğru olduklarını ikrar ettikleri halde; işlerinde, davranışlarında, alış-veriş-lerinde, komşuluk ilişkilerinde doğruluğu yaşayamayan toplumlar, rahat yüzü görmezler. Bundan dolayı Rabbimiz bize, her alanda doğruluğu da emretmiştir. İçinde yaşadığımız dünyada, işlerimiz her zaman bizim istediğimiz gibi gitmez. Bazen maddi bazen de manevi sıkıntılarla karşı karşıya kalırız. Sıkıntıları aşmak için elbette gücümüz yettiğince gayret edeceğiz. Ama aşamadığımız zorluklar da olacaktır. İşte böylesi zor durumlarda hemen bu ayeti hatırlayacağız, çalışmaya devam edip sabredeceğiz ve Allah’ın sabreden kullarına vereceği karşılığı düşünerek, Allah’a sığınacağız.
Büyükler her zaman saygıya layıktır. Annemize-babamıza, dede ve ninemize, yaşlılara saygı göstermeliyiz. Biz başkalarına saygı gösterirsek, bize de saygı gösterenler bulunacak-tır. İnsanlar konusunda böyle saygı kuralları varsa, bizi ve bütün âlemleri yaratıp yaşatan, bizi sayısız nimetleriyle rızıklandıran, bizi Müslüman ve mümin olmakla şereflendiren Allah’a daha derinden saygı duymamız gerekmez mi? Elbette gerekir!
Allah insanların görünüşlerini ve kabiliyetlerini farklı yarattığı gibi rızıklarını da farklı düzenlemiştir. Kimisi zengin kimisi fakir, kimisi varlıklı kimisi yoksul. Ama bugün zengin olanın yarın fakir olmayacağını kim bilebilir? Ne oldum demeyelim, ne olacağız diyelim. Elimizdeki imkânları, Allah’ın bize verdiği emanetler olarak görelim. Kendimizi bekçi sa-yalım. Elimizdeki nimetlerden muhtaç olanlara ikram edelim. Sadaka verenlerin elde ede-ceği karşılığı düşünelim.
Oruç ibadetimiz; bizim isyankâr nefsimizi en iyi eğiten, onu susturan, itaat ettiren ve olgunlaştıran bir ibadettir. Ramazan ayında sağlığımız elverişli ise ve şartlarımız uygunsa orucumuzu tutalım. Zaman zaman nafile oruçlar da tutmaya gayret edelim.
İnsanları başka canlılardan ayıran en önemli kavramlardan birisi de namus kavramıdır. Cinsellik insanla birlikte var olan bir gerçek olup bu konudaki doğal arzuların tatmini de insanın tabiatı gereğidir. Ancak bunu Allah’ın helal kıldığı şekilde yani hem kendi onur ve iffetimizi hem de başkalarının onur ve iffetini koruyarak yerine getirmeli böylece ayette vurgu yapılan namuslu olmak konusunda kendimizi kontrol etmeliyiz.
Bütün bu saydıklarımızı yaparken, bize apaçık bir Kitap gönderen, bizi hidayete ulaş-tıran, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve bize yürüyeceğimiz yolu gösteren Allah’ı çokça hatırlayacağız, çokça zikredeceğiz. Böyle yaparsak Allah’ın bağışlamasına ve ahirette eşi benzeri görülmemiş nimetlere kavuşacağız (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara, 2006, IV, 384) Bu ayette erkek ve kadınlar ayrı ayrı zikredilerek bize çok özel bir işaret verilmiştir: Müslümanlıkta kadın ile erkek eşittir. İnançta, amelde, erdemli davranışlarda, Allah’ın emirlerini uygulamada ve nimetlerini hak etmede eşit…
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)
İnsan olarak bizleri derinden etkileyen en acı duygulardan biri yalnızlıktır. Yal-nızlık biyolojik olarak tek başına kalmışlık değildir. Çoğu zaman kalabalıklar ara-sında da kendimizi yalnız hissettiğimiz anlar olmuştur. Bunun dışında rızık telaşı gibi ruhsal bunalıma girmemize yol açan veya bizi huzursuz eden başka sebepler de vardır. Kaynağı ne olursa olsun maddî sıkıntılar, kalbinde manevî bir boşluk olanlar için telafisi mümkün olmayan felaketlere yol açar. Bu sıkıntılara göğüs gerebilmenin tek bir yolu vardır. O da kalbimizi manen doyuma ulaştırmaktır. Ele aldığımız âyet, bu doyuma nasıl ulaşabileceğimizi öğretiyor bizlere: Allah’ı zikrederek.
İnananlar olarak zor zamanlarımızda Hakk’ı hatırımıza getirip O’nun gücünü hissetmek bize bir güven verir. Bu durumda yalnızlık duygusunu yendiğimiz gibi, krizden kurtulan ruhumuz ferahlar ve bir sükûnet kaplar yüreğimizi. Çünkü O di-lemedikçe, başımıza kötü bir şey gelmeyeceğini biliriz. Şu halde, O’nun varlığını hissetmemizin yolu zikirdir.
Zikir, kısaca Allah’ı anmak, hatırlamaktır. Ancak Allah’ı sadece darda kaldığımız zaman hatırlamamız doğru değildir. Maddî ve manevî hiçbir tasamızın olmadığı durumlarda da Rabbimizin nimetlerini anarak (zikrederek) O’na karşı şükran vazi-femizi yerine getiririz. Şimdi bu noktada cevaplamamız gereken soru şudur: Nasıl zikredeceğiz? Zikrin, Allah’ı hatırlamanın yolu nedir?
Zikir faaliyetimizi hem bedenle hem de dille yaparız. Bu bakımdan her gün beş vakit kıldığımız namaz da bir zikirdir. “Beni anmak için namaz kıl” buyuran Allah, namazın temel gayesinin “zikir” yani Allah’ı hatırlamak olduğunu açıkça bildirmiştir. İnsanlığa Allah’ın varlığını ve gönderdiği hakikatleri hatırlattığı için “Zikir” adını da alan Kutsal Kitabımızı (Enbiya, 21/50; Hicr 15/9; Tekvîr, 81/27) her okuduğumuzda da bu vazifeyi yerine getirmiş oluruz. Bunun dışında istediğimiz zaman, sabah akşam (İnsan, 76/25) ayakta iken, otururken, yan yatarken (Âl-i İmran, 3/191) Allah’ı anabiliriz. Bu gibi durumlarda da “zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe illallah cümlesidir” (İbn Mâce, “Edeb”, 55) hadisinin ifade ettiği gibi içimizden tevhid keli-mesini okumamız güzel bir zikir olacaktır. Bunların dışında Sübhanallah (Tesbîh), Elhamdülillah (Tahmid), Allahu ekber (Tekbir) gibi Rabbimizin varlığını, gücünü ve büyüklüğünü hatırlatan cümleleri de fırsat buldukça tekrarlayıp üzerinde tefekkür ettiğimizde bu vazifeyi dilimizle de yerine getirmiş oluruz. Bunları ihmal etmediği-miz zaman gündelik yaşamın yol açtığı sıkıntılardan, streslerden uzaklaşır, huzur buluruz. Zira Allah’ı zikretmenin nihaî hedefi de huzurdur. Bu öyle bir huzurdur ki, onun etkisi, kul ile çevresi arasındaki ilişkilere de sirayet eder. Şöyle ki; Yaratı-cıyı andıkça O’na daha fazla yaklaşmış oluruz. Bu yakınlık arttıkça O’nunla adeta dost oluruz. Bu dostluk neticesinde çevremizdeki canlı cansız tüm varlıklara hatta kâinata karşı sevgi dolu bir kalple bakmaya başlarız. Kâinatın sahibi yüce Mevlâmız (dostumuz) olduğuna göre, O’nun eseri olan her şey de bize sevimli gelir. İşte kalbin doyuma, huzura ulaştığı nokta burasıdır. Sevginin olmadığı yerde huzurdan, huzu-run olmadığı yerde de sevgiden bahsedilebilir mi?
Son olarak şu hususa da değinmekte yarar var: Yüce Rabbimizi hakkıyla anma-mız için, her şeyden önce O’nu anmaktan alıkoyan engelleri ortadan kaldırmalıyız. Allah, evlatlarımızın ve mallarımızın O’nu anmaktan alıkoymaması konusunda biz inananları uyarmaktadır (Münâfikûn, 63/9). Aynı şekilde içki ve kumar gibi toplumsal zararları sayılamayacak kadar çok olan alışkanlıkların da esasen inananları Allah’ı anmaktan alıkoyduğuna da işaret etmektedir (Mâide, 5/91).
Şu halde can ve rızık endişesinin, Allah’ı zikretmemize engel olacak boyutlara ulaşmasına izin vermemeli, bunun yanında bizlere Rahmân’ın nimetlerini unuttu-ran her türlü kötü alışkanlıklardan ve ortamlardan da uzak durmalıyız.
“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikun, 63/9)
Yüce Allah, mallarımızın ve çocuklarımızın, Allah’ı zikretmekten bizi alıkoyma-ması gerektiğini emretmektedir. Ancak bu ayetin daha kolay anlaşılması için önce-likle “zikirden maksat nedir?” sorusunun cevabını bulmamız gerekir.
Allah’ı zikretmek demek yüce Allah’ı tekbir, tehlil, tesbîh, tahmîd cümleleriyle anmaktır. Allah’ı zikretmek, O’nun yüceliğini dile getirmek ve manevi olgunluğa ulaşmak amacıyla yapılır.
Zikir kelimesi türevleriyle birlikte, Kur’an’da üç yüze yakın yerde geçmektedir. Ayetlerde “Allah’ı zikir” emredilmiş (Bakara, 2/152), Allah’ı zikreden müminlerden öv-güyle söz edilmiş ve kendilerine mağfiret ve büyük mükâfatlar verileceği müjdelen-miştir. (Ahzâb, 33/35).
Hz. Peygamber de zikrin en faziletlisinin ‘Lâ ilâhe illallâh’ olduğunu (İbn Mâce, “Edeb”, söyleyerek tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın önemine dikkat çekmiş
Zikir genellikle dil, kalp ve beden ile yapılır. Dil ile zikir, Allah’ı güzel isimleriy-le anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, dua etmek ve Kur’an okumaktır. Beden ile zikir, bütün organların Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından ka-çınması ile olur. Kalp ile zikre gelince dilimiz ve bedenimizle yapılan söz, fiil ve davranışlarımızda canı gönülden O’na teslim olmaktır (Dini Kavramlar Sözlüğü, s.715). İslam’ın dünya ve ahiret dengesine verdiği önemden dolayı bilimden sanata, yöne-timden eğitime kısacası hayatımızın her sahasında yaptığımız icraatlarda “Masiva”yı (Allah’tan gayrı her şeyi) zihnimizden atarak Allah’a yaklaşma ve O’na yönelmiş olma hâlimizdir.
Kur’an’da yüce Allah müminlerin vasıflarından bahsederken, “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz, bütün bunları boş yere yaratmadın, seni eksiklik-lerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmran, 3/191) diyerek Allah’ı her hâlimizde zikredebileceğimizi haber vermektedir.
Yüce Yaratıcının bizlere bahşettiği akıl, irade ve düşünme gibi nimetler sayesinde Allah’ı ve O’nun muazzam eserini tanıyan bir insan O’nu nasıl zikretmek istemez? İnsanın, kendini ve bu muazzam kâinatı yaratanı bilip, ona delalet eden nizamı ve tabloları görüp ‘bunun karşısında onu unutması, zikretmemesi düşünülemez. Öy-leyse insanı Allah Teala’yı zikretmekten ve O’na ibadet etmekten alıkoyan başlıca se-bepler arasında dünya ve dünya malına, eş ve çocuklarımıza karşı aşırı düşkünlüğü sayabiliriz. Zira dünya malı ile eş ve çocuklar insanlar için bir imtihan vesilesidir. Bu imtihanda mal ve evladı ihmal etmemiz doğru değildir. Ancak, onlara gereken önem ve değeri verdikten sonra mal ve evladın bizi Allah’ı zikir ve ibadetten alıkoymaması gerekir. Çünkü yüce Allah dünya hayatında bazı şeylerin insanlara süslü gösterildi-ğini (Âl-i İmran, 3/14) bildirirken; dünyadan da nasibimizi unutmamamız gerektiğini (Kasas, 28/77) emretmiştir. Bu emir sadece insanlar için değil yerde ve gökte olan bütün varlıklar için geçerlidir. Zira yerde ve gökte olan bütün varlıklar kendi lisan-larıyla Allah’ı tespih eder (Haşr, 59/24; Cuma, 62/1; Teğabûn, 64/1). Ancak, bizler onların tespihlerini anlayamayız (İsrâ, 17/44).
Münafikun suresi 63/9.ayetin devamında mal ve evlat sevgisinde aşırı giderek Allah’ı zikretmekten kendilerini alıkoyanlar hakkında, “Bunu yapanlar mutlaka hüs-rana uğramışlardır. Her birinize ölüm gelip: Rabbim! Ne olur bana biraz daha süre tanı-san da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam’ diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızklardan başkaları için de harcayınız. Allah eceli gelince hiç kimsenin ölü-münü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır.” buyurulmaktadır.
Kur’an’da, dünyaya aşırı düşkünlük göstermemizin tehlikelerine ve dünya haya-tımızın varlık sebebi olan sınavın gereği olarak da insana bazı şeylerin câzip göste-rildiğine sık sık değinilir. Bu durumdan anlamamız gereken mesaj, ailemizle ilgilen-mememiz, kazanç getiren işlerde çalışmamamız değil; insanın doğasının bir gereği olarak zaten gösterilmekte olan bu ilgi ve meşguliyetin, hayatın gerçek anlamını unutturacak ve Allah’a kul olma bilincini yitirmeye yol açacak bir sapmaya yol aç-mamasıdır (Kur’an Yolu, V/291).
İşte bu nedenle dünya ve ahiret dengesini göz önünde bulunduralım, mal ve evlat konusunda Allah’ı zikirden alıkoyacak şeyler konusunda duyarlı olalım. Zira O’na ibadet ve hakkıyla kulluk yapmamız bağlamında Peygamber Efendimizin de pek çok tavsiyeleri vardır.
“Hayır, öyle değil! Kim ‘ihsan’ derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara, 2/112)
İhsan, Allah’ı görür gibi, kulluk etmektir. Zaten işin özü de kulluğu bu duygu ile yerine getirebilmektir. İhsan kelime anlamında olduğu gibi, hem iyilik yapmak, hem de yaptığı işi Allah’ın kendini gördüğünün bilinciyle en iyi şekilde yapmaktır. Cebrail (a.s) Peygamberimiz (s.a.s)’e ihsanı bu şekilde tarif etmiştir. En genel an-lamıyla ihsan, “iyi niyet ve ihlâsla, bütün işlerin en hayırlısını ve en güzelini en iyi şekilde yapma” anlamında kullanılır.
Rabbini görüyormuşçasına samimi ve içten kulluk eden bir kimse, kulluğun zir-vesindedir. Böyle bir kimse bütün gönlüyle Rabbine yönelmiş, özünü Rabbine tes-lim etmiş ve dinin özünü kavramıştır. Öyleyse bu kıvamından dolayı ona dünyada da, öldükten sonra da korku yoktur. Onun mükâfatı Rabbinin katındadır.
“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyeti gereği mümin, yaptığı her işin Allah tarafından görüldüğü düşüncesi ve bilinciyle hareket etmelidir. Rabbi-mizin bizi her an gördüğü düşüncesini içselleştirerek ruhumuza nakşedersek, iba-detlerimizde ve yaptığımız işlerde Rabbimiz bizi, her vesile ile en iyi şekilde yapma bilincine yönlendirir.
Pek çok ayet yaptığımız işin çok küçük bir şey dahi olsa karşılığının olacağını bizlere haber vermektedir. Hatta öldükten sonraki hesapta hiçbir şeyin eksik bıra-kılmadan en ince ayrıntısına kadar ortaya konduğu ayetlerde ifade edilmiştir. Öy-leyse insan yaptığı her şeyin hesabını vereceği için vaktini Rabbinin hoşnutluğunu kazandıracak, kendine, ailesine ve toplumuna faydalı amellerle ve ibadetlerle geçir-melidir. Bunları yaparken de en iyi şekilde yapmalıdır. Çünkü Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk etmek, bu güzel tablonun oluşmasını gerektirir. Aksi takdirde hayat, kıymeti bilinmeden geçirilmiş dakikalara, saatlere ve yıllara dönüşür.
Anlamını verdiğimiz ayette “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet” etmenin, “ibadeti en iyi ve en güzel şekilde yapma” mânasına geldiği anlaşılmaktadır. İbadetin özü sadece Allah için yapmaktır. Bu konuda başka bir unsurun devreye girmesi sami-miyetsizliği ifade eder. Öyleyse ihsan makamında kulluk eden kimse, ibadetlerini sadece Allah’ı hoşnut etmek için ve en iyi şekilde yapan kimsedir. Bir işi Allah için yapmak, samimiyet ve ihlâsı da beraberinde getirir. Rabbimiz “Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan (muttakilerden) kabul eder (Mâide, 5/27)” ve “Sizin ancak takvanız O’na ulaşır (Hac, 22/37)” derken takvanın özünü yine “samimiyet ve içtenlikle Allah’a kulluk” oluşturur. Öyleyse her şeyin başı samimiyettir. Hem ihsânın, hem takvânın başı da ihlastır.
İbadetlerimizi ihlas ve samimiyetle yerine getirdiğimizde Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etme seviyesine gelmiş oluruz. Bu da bir mümin olarak hepimizin ulaşmayı arzu ettiği seviye olmalıdır. Hayatımızı değerlendirebilmek için ihsan seviyesinde kulluk etmemiz şarttır. İhsan için de ihlas ve samimiyet olmazsa olmaz iki duygu-dur. Mü’minûn suresinin ilk ayetleri “ihsanın” görüntüye yansıyan şeklini haber veriyor:
“Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı (huşu) içindedirler” (Mü’minûn, 23/1-2). Âyet-i kerimedeki huşu kelimesi genellikle “derin saygı” olarak anlaşılmıştır. Derin saygı ise ancak samimi bir gönülle ve Allah’ın ken-dini her an gördüğü bilinci ile hareket edebilmekle mümkün olabilir.
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tespih edin. O, sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah müminlere çok merhamet edendir.” (Ahzâb, 33/41-43)
Metnini ve mealini okuduğumuz bu âyet-i kerîmede Rabbimiz, biz iman eden-lere kendisini çokça anmamızı, sabah akşam onu tespih etmemizi emretmektedir. Bizler Rabbimizin bu emrini severek ve isteyerek yerine getirmeliyiz. Çünkü sa-hip olduğumuz bütün nimetler Allah’tan gelmektedir. Ayrıca Allah, gönderdiği ilahi emirler vasıtasıyla bizi karanlıktan aydınlığa çıkarmış, bize doğru yolu göstermiştir. Bütün bunlara rağmen yine de bizler zaman zaman kabahat işleyerek kulluk vazife-mizi tam olarak yerine getiremeyiz. Bu durumda bile O bize merhamet eder ve bizi bağışlar. Çünkü O, müminlere karşı çok merhametlidir. Ayrıca sürekli olarak O’nun emrine itaat eden melekleri de, O’nun emrine uyarak bizim bağışlanmamızı O’ndan niyaz ederler.
Sabah akşam tespih etmeyi üç şekilde anlayabiliriz. Birincisi; namaz vakti ola-rak sabah ve akşam namazlarının vakitleridir. Yani bu iki namaz vaktinin önemine vurgu yapılmıştır. Bu namazlara dikkat etmemiz gerektiği açıklanmıştır. İkincisi; zaman olarak sabah ve akşam vakitleridir. Bu vakitler genellikle insanların uykuda olabilecekleri saatlerdir. Bu saatlerde uyanık olmaya ve bu zamanların bir kısmını Allah’ı zikir ile geçirmeye işaret edilmiştir. Üçüncüsü ise günün bütün vakitleridir. Türkçemizde “gece-gündüz”, “sabah-akşam”, “olur-olmaz” zamanda gibi tabirler, bütün günü anlatmak için kullanılır. Buna benzer tabirler Arapçada da bulunmaktadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1971, 6/3910). Bu duruma göre; yatağımıza yatmadan önce, yatağımızdan kalkınca, bir işimize başlarken, o işimizi yapmaya devam ederken, işimizi bitirince, günün belirli zamanlarında Allah’ı anaca-ğız, Bismillah, elhamdülillah, Lâ ilâhe illallâh, Allahu ekber, yâ Allah, sübhânallah… vb. zikirlerle; şu çiçeği Allah ne güzel yaratmış, bu kâinatın düzeni ne kadar mü-kemmel, bu yağmuru Allah nasıl yağdırıyor, bu işi yapacağım ama Allah’ın rızasına aykırı bir şekilde yapmamaya dikkat edeyim gibi duygu ve düşüncelerle hareket etmek de, bütün gün Allah’ı zikretmek anlamına gelir.
Rabbimiz yüce kitabımızın başka bazı ayetlerinde de; biz onu anarsak onun da bizi anacağını haber vermekte (Bakara, 2/152) ve içimizden yalvararak, O’ndan kor-karak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikretmemizi (A’râf, 7/205), bütün ben-liğimizle ona yönelerek adını anmamızı (Müzzemmil, 73/8-9) emretmektedir. Ayrıca göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, bizim gibi akıl sahipleri için ibretler olduğunu, ayaktayken, otururken ve yan yatar-ken bile Allah’ı düşünüp anmamızı, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünme-mizi ve “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân, 3/190-191) dememiz gerektiğini bize haber vermektedir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Azîz ve celîl olan Allah şöyle buyuruyor: Kulum kendi hakkında benim nasıl hü-küm vereceğimi zannederse, ben öyle hüküm veririm. Kulum beni anarken ben muhakkak onun yanında olurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu nefsimde gizlice zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım” (Müslim, “Zikir Dua Tevbe ve İstiğfar”, 48/1, III/2061).
Bu hadis-i şerifte bir benzetme yapıldığını elbette fark ediyoruz. Allah’ın bizim yanımızda olması, bizi zikretmesi, bize yaklaşması, bize koşarak gelmesi, O’nun kul-larına çok yakın olduğu, yaptıklarını bildiği ve dualarına icabet ettiği anlamına gelir.
Biz Rabbimize kalpten inanacağız, O’nu dilimizle ve kalbimizle zikredeceğiz, her işimizi yaparken O’nun bu konuda bize neleri emrettiğini, neleri yasakladığını düşüneceğiz ve ona göre davranacağız. O’nun rahmetine ve merhametine güvenece-ğiz, O bizi affedecek, cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecek diye güzel zanda bulunacağız. Yüce Rabbimiz de bizim bu güzel zannımızı değerlendirecek ve bizi cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecektir. Bizi bağışlamaya muktedir olan Rab-bimizin cezalandırmaya da gücünün yettiğini hesaba katarak korku ile ümit arasın-da olacağız. Zaten bize yakışan da, korku ile ümit arasında olmaktır.
“Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Ra’d, 13/19-20)
Bu ayetlerde iki farklı insan tipi ile karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi, Allah’ın indirdiği hakikatlerin farkında olan ve O’nun indirdiği her şeyin “Gerçek” olduğunu bilen, diğeri de bu gerçekleri görmemek için gözünü ve gönlünü kapatan ve böylece Hakk’a karşı duyarsız kalan kişidir. Rabbimizden bizlere Rahmet olarak indirilen Kur’an’ın “Hakk” olduğunu anlamamak, bilmemek “kör” olmakla eşdeğer tutul-muştur. Fakat bu, gözün değil; idrakin, kavrayışın veya anlamanın kaynağı olan kalbin körlüğüdür. Fiziksel olarak a’mâ olan birisi nasıl ki yolda yürürken her an bir çukura düşebilme, bir engele takılabilme tehlikesiyle karşı karşıya ise, Kur’an’a karşı duyarsız yaşayanlar da hem bu dünyada hem de ahirette büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Bizler Kur’an’ın Hak kitap olduğunu benimsediğimize göre bu gruba gir-miyoruz. Ancak 20. ayet, Kur’an’ın Allah’tan indirilen Hak bir kitap olduğu inancını taşıyanları tanımlarken bizlere çok önemli olan dinî-ahlakî bir sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Bu da Allah’a verdiğimiz sözün gereğini yapıp, O’nunla yapmış olduğumuz bağlılık sözleşmesini bozmamaktır. Rabbimizin, Âdemoğullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık onların “evet, biz buna şahit olduk (kâlû-belâ)” şeklinde cevap verdiği bu sözleşme (mîsak) (A’râf, 7/172), aslında Allah’ın var-lığı ve O’nun ilâhlığı fikrinin yaratılıştan vicdanlarımıza yerleştirildiğini sembolik olarak anlatmaktadır. Yani bizler doğduğumuzda Allah’ın varlığı fikrini kabul etmeye son derece müsait bir ruh yapısına sahip olmuş oluyoruz. Sahip olduğumuz akıl nedeniyle de içimizdeki bu inanç sorumluluğa dönüşüyor. İşte Ahid doğamızda mevcut olan bu inancımızdan kaynaklanan birtakım görev ve sorumluluklarımızı ifade etmektedir. Bunları kısaca Allah’ın tavsiyeleri, emirleri ve yasakları olarak izah edebiliriz. Esasen var oluşumuzun temelinde mîsak ve ahid kavramları yatmaktadır. Zira her peygamber aslında Allah’ın insanoğluyla kâlû-belâ’da yaptığı sözleşmeyi ve Allah’ın ahdini yani emir ve yasaklarını yeniden hatırlatmaktadır.
Şu halde Kur’an’ın Allah’ın bir rahmeti olarak indirildiğinin bilincinde olan biz-ler son derece önemli bir yükümlülükle karşı karşıyayız. O da Allah’ın ahdinin ge-reği ne ise onu yapmaktır. Diğer bir ifade ile emirlerini, tavsiyelerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak. Bu bizzat kendimizin verdiği bir sözdür. Aksi halde var oluşumuzun gerekçesine ihanet etmiş oluruz. Ahde vefa dendiği zaman önce-likle Allah’a verdiğimiz söz akla gelmelidir. Çünkü Allah’ın ahdine vefa olmadıkça insanlara verdiğimiz sözlere vefadan bahsedemeyiz. Kaldı ki insanlarla yaptığımız sözleşmelerin gereğini yapmamızı emreden yine Allah’tır (Mâide, 5/1). Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak toplumumuza ve çevremize karşı olan sorumlulukları-mız Allah’a karşı sorumluluklarımızdan bağımsız değildir.
Yüce Rabbimiz, ahdini yerine getirdiğimiz takdirde O da bize verdiği (cennet) ahdini yerine getireceğini söylemektedir (Bakara, 2/40). Aksi halde bozgunculardan sayılacağımızı (Bakara 2/27) ve ahirette de hiçbir nasibimizin olmayacağını bildirmek-tedir (Âl-i İmrân, 3/77). Bu duruma düşmememiz için Rabbimizle yaptığımız bir söz-leşmenin tarafı olduğumuzu unutmamalı, bu bilinçle üstlendiğimiz dinî-ahlakî yü-kümlülüklerimizin farkında olmalıyız. Netice olarak Allah’ın ahdinin, O’na kulluk dâhil, hayatımızın her tarafını kuşatan çok geniş bir sorumluluk alanı doğurduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.
“Eğer inkâr ederseniz şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O göğüslerin gözünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.” (Zümer, 39/7)
Allah’a şükretmek deyince anlamamız gereken şey; Allah’ın bize verdiği nimet-lere karşı O’nu dilimizle övmek, kalbimize O’nun sevgisini yerleştirmek ve O’na boyun eğerek emirlerini yerine getirmektir.
Allah’a şükretmenin öneminin Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette vurgulanmasının sebebi, onun, iman ve tevhidin en önemli göstergesi olmasından dolayıdır. Yani Allah’a şükretmek O’na inandığımızı, güvendiğimizi ve emirlerine itaat ettiğimizi göstermektedir. Bu nedenle şeytan; azdırıp-saptıracağı kulların, Allah’a şükürden uzak kalacaklarını söylemiştir (A’râf, 7/16-17).
Her hususta olduğu gibi Allah’a şükretme konusunda da Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s), biz müminler için en güzel örnek olmuştur. Hz. Aişe (r.anha), kendisine; “Ey Allah’ın Peygamberi! Allah, işlenmiş ve işlenmesi muhtemel günah-larını bağışlamıştır. İbadet için neden bu kadar yoruluyorsun?” deyince, Peygam-berimiz; -Ey Aişe! “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermiştir. (Buhârî,“Teheccüd”, 16; “Tefsir”, “Fetih”, 1; “Rikak”, 20)
İnsan, Allah Teâlâ’nın yarattığı varlıkların içinde en seçkin olanıdır. Mevlamız insanı en güzel sûrette yaratmış (Tin, 95/4), akıl gibi üstün yeteneklerle donatmıştır.
Yer ve gökleri ve bunlarda olan her şeyi bize hizmet için var etmiş ve sayılamayacak kadar nimetler bahşetmiştir (İbrahim, 14/34). Allah, bizi başka hiçbir varlığa bahşet-mediği halifelik görevi vererek yüceltmiştir (Fatır, 35/39). Allah’ın verdiği tüm bu ni-metler, insanın diğer varlıklardan üstün olduğunu göstermektedir.
Allah’a şükretmemize sebep olan bu nimetler nelerdir diye düşünürsek, şunları görmemiz mümkündür:
-Allah insana göz, kulak, kalp ve duyu organları vermiştir (Nahl, 16/78).
-Peygamberler ve kitaplar göndererek bizlere mutluluk yolunu göstermiştir (Ba-kara, 2/151).
-Sayısız denecek kadar çeşitli gıdalar, beslenme ve barınma imkânlarını insanın hizmetine sunmuştur (Yasin, 36/34-35, 71-73).
-Yüce Allah, dinî emirlerde kolaylık prensibini koymuş, güç yetiremeyeceğimiz emirlerle bizi sorumlu tutmamıştır (Bakara, 2/185, 286).
-Tövbe etme, bağışlanma kapılarını bizim için ardına kadar açmıştır.
Bu kadar sınırsız nimetlere karşı elbette Allah’a şükretmemiz gerekir. Şunu unut-mayalım ki, şükrün faydası dünya ve ahirette Allah’a değil; yine kendimize döne-cektir. Zira şükrettikçe nimetler artacaktır. Allah’ın şükredilmeye ihtiyacı yoktur. Nitekim Rabbimiz; “Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir” (Neml, 27/40) buyur-maktadır.
İnsan, her zaman nimetlere kavuşamayabilir. Kimi zaman da bela ve sıkıntılara maruz kalabilir. Her iki durumda da insan şükrederek ve sabrederek Allah’ın rızası-nı kazanabilir. Hz. Peygamber; “Müminin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mümine özgü bir şeydir. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” (Müslim, “Zühd”, 64) buyura-rak Müslümanlara sabrı ve şükrü tavsiye etmiştir.
Şükür, sadece Allah’a mı yapılır diye bir soru aklımıza gelebilir. Allah’tan başka elbette şükretmemiz gerekenlerin başında, bizim dünyaya gelmemize vesile olan anne-babalarımız gelmektedir. Rabbimiz, anne-babalarımıza teşekkür etmemizi, kendisine şükrettikten hemen sonra emretmiştir ki, bu durum anne-babaya şükret-menin ne kadar önemli olduğunu gösterir (Lokman, 31/14). Sevgili Peygamberimizin, anne-babalarımıza karşı son derece saygılı ve hürmetli davranmamızı istediği tavsi-yelerini bilmeyenimiz var mı?
“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (A’râf, 7/180)
Esmâ-i Hüsnâ; yüce Rabbimizin en güzel ve en mükemmel olan nitelikleri-ne, özelliklerine delâlet eden isimleri anlamına gelir. Bu anlamda gerek Kur’an-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde Allah’a nispet edilen yüzlerce isim yer almak-tadır. Esmâ-i Hüsnâ deyimi geniş anlamıyla bütün bu isimleri ve sıfatları içine al-makla birlikte terim olarak daha ziyade Hz. Peygamber (s.a.s)’in “Allah’ın doksan dokuz isminin bulunduğunu, bunları ezberleyip benimseyen kimselerin cennete gireceğini müjdelediği” (Buhârî, “Da’avât”, 68, “Tevhîd”, 12; Müslim, “Zikir”, 5,6) hadisinde zikredilen; doksan dokuz ismi kapsadığı kabul edilmektedir. Ancak, Allah’a nispet edilen 99 ismin bir bir sayıldığı rivayetlerde ise birbirinden farklı isimler yer almaktadır. Ör-neğin; Tirmizî (Da’avât, 83) ve İbn Mâce’nin (Duâ, 10) rivayetlerinde doksan dokuz ismin verildiği listede birbirinden farklı isimler bulunmaktadır. Bu sebeple, bazı hadis bilginleri, zikredilen iki ayrı rivayetteki listenin hadisin aslından olmadığını, râvinin kişisel tespiti sonucu bu listeyi oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, bu rivayetlerde geçen isimlerin bazıları Kur’an-ı Kerim’de bulunmasından hareketle İbn Hacer el-Askalânî, Kur’an-ı Kerim’deki isimlerden yeni bir doksan dokuz esmâ-i hüsnâ listesi oluşturmuştur.
Mealini vermiş olduğumuz âyet-i kerimede; “En güzel isimler Allah’ındır.” Şu hâlde insan, bu isimlerle Allah’a yakarışta bulunmalı, yalnız Allah’a verilebilecek olan bu güzel isimleri O’ndan başkasına vermemeli, yani başka hiçbir şeyi O’na denk tut-mamalıdır. Fakat insanlar arasında bu isimler hakkında inkâra sapanlar da maalesef mevcuttur. Âyette; bu şekilde tavır sergileyen kişiler kınanarak onların bu kötü niyetli tutumlarının cezasını görecekleri uyarısında bulunulmaktadır (Kur’an Yolu, 2/497).
Cenab-ı Hakk’ın bu en güzel isimleri arasında “rahîm, kerîm, latîf, raûf, azîz, celil, melik” gibi bazı isimler vardır ki bunların günümüzde insanlara da sıfat olarak verildiği görülmektedir. Bu itibarla bu isimlerin, insanlara iyi niyetli olarak veril-mesi, ayetin uyarılarından istisna tutulur. Ancak Zat-ı ilahiye has “Allah, Rahman, Hâlik, Kuddüs, Rezzak, Muhyî, Mümit, Malikü’l-Mülk, Zü’l-Celal-i ve’l-İkram gibi isimler Allah’tan başkasına ad olarak konulamaz. Bu sebeple, bu gibi isimlerin bir varlığa kullanılması başına “abd” kelimesiyle birlikte mümkün olabilir.
O halde biz insanlar, Allah’ın bu güzel isimleriyle Rabbimize yalvarmalı, O’na yakarışta bulunmalıyız. O’na dua ederken, bir derdimizi, bir sıkıntımızı arz edip O’ndan yardım talep ederken bu isimlerle çağırmalı, bu güzel isimlerle O’na iltica etmeliyiz. Yâni O’na hangi konuda dua edeceksek o konuyla alâkalı ismini dile ge-tirerek dua etmeliyiz. Eğer Rabbimizden isteyeceğimiz şey, kusurlarımızın affı ise o zaman “ya Rahmân! a Rahîm! Bizi affet, bizi bağışla” diye; eğer konu ayıplarımızın ve kusurlarımızın örtülmesi ise, “ya Ğaffar! ya Settar!” diye, eğer konu rızık ise “ya Rezzak!” diye, eğer şifa konusu ise “ya Şafi!” diye, eğer bir tehlikeden korunma ko-nusu ise “ya Hafız!” gibi isimlerle O’na dua etmeli ve O’nu imdadımıza çağırmalıyız. Bu konuda etkin ve yetkin olanın sadece O olduğuna iman edip isimleri konusun-da, göklerde ve yeryüzünde asla kendisine benzerlerin olmadığına iman etmeliyiz. Yalnız Allah’a has olan bu güzel isimleri O’ndan başkasına asla vermemeli, başka hiçbir şeyi O’na denk tutmamalıyız.
Esma-i Hüsnâ’da bulunan bütün güzel isimler arasında “ALLAH” lafz-ı celalinin ise çok özel ve diğer isimleri de bünyesinde barındıran en kapsamlı olması nedeniy-le ALLAH isminin diğer isimler arasında müstesna bir yeri bulunmaktadır. İşte bu nedenle yüce Allah’ın isimlerinden bizim talebimiz olanı ifade edeni hatırlayamadı-ğımız zaman da ALLAH ismiyle dua edebiliriz.
“Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, ‘(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/150-151)
Yüce Allah, insanlık tarihi boyunca fert ve toplumları dinî ve ahlaki değerler konusunda aydınlatmak, emirlerini ve yasaklarını kullarına bildirmek üzere ilahî vahiy yoluyla peygamberler görevlendirmiştir. Bu nedenledir ki biz Müslümanlar, Hz. Âdem’den Resûl-i Ekrem’e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere ve on-ların getirdikleri kitaplara inanırız. Hıristiyanlar ve Yahudilerin de -vahye dayalı, ilâhî dinlerin mensupları oldukları için- böyle davranmaları gerekirken Yahudiler Hz. Îsâ’yı ve Hz. Muhammed’i, Hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i inkâr etmişler, bunların peygamber olduklarına ve getirdikleri kitapların da Allah’tan geldiğine inanmamışlardır. Böylece peygamberlerin bir kısmına inanırken diğer kısmını inkâr ederek, iman bakımından Allah’ın peygamberlerinin arasını ayırmışlardır.
Allah’a iman, Allah’ın seçtiği peygamberlere de hiçbir ayrım gözetmeden inanma-yı gerektirir. Peygamberler de bizim gibi insan olmakla beraber, onlar Allah’ın seçkin kullarıdır. İnsan çalışıp çabalamakla, istemekle peygamber olamaz. Peygamberlik, Allah vergisidir. Bu itibarla peygamberlerin çağrısına kulak vermemiz aynı zamanda Allah’ın çağrısına kulak vermektir. Onlar insanlığı, küfrün karanlığından tevhidin aydınlığına çağırmışlardır. İnsanları kin, intikam, düşmanlık, cehalet, fitne, zulüm ve haksızlıktan uzak durmaya, sevgi, barış, bilgi, adalet ve hakka çağırmışlardır.
Peygamberlere iman, peygamberler arasında hiçbir ayrım yapmadan Hz. Âdem ile başlayıp Hz. Muhammed (s.a.s) ile sona eren peygamberleri ve peygamberlik kurumunu kabul etmeyi gerektirir. Zira ilahi vahye dayanan ilahi dinlerin hepsin-de peygamberlik haktır; Allah’ın ilahî vahiyle seçmiş olduğu bütün peygamberler Allah’ın elçileridir, bunların getirdiği ve tebliğ ettiği iman ve inanç esasları aynıdır. Bu itibarla hak dinin adı İslam’dır; son peygamber Hz. Muhammed’le birlikte İslam binası tamamlanmıştır. Sevgili Peygamberimiz, “Biz peygamberler ana-baba bir kar-deşler gibiyiz” (Buharî, “Enbiya”, 48) buyurmuş ve güzel bir teşbih yaparak peygamber-lere nispetle kendi durumunu Hz. Âdem ile başlayan peygamberler binasının eksik kalan son tuğlası olarak nitelendirmiştir (Buharî, “Menakıb”, 18).
Bu itibarla artık yeni bir peygamber, yeni bir ilahî kitap gelmeyecektir. İman esasları ve ibadetin kime niçin ve nasıl yapılacağı Hz. Muhammed şahsında insan-lığa bildirilmiştir. Ona indirilen son ilahî kelâm Kur’an-ı Kerim’in ışığı ve aydınlı-ğında insan aklının yeni ihtiyaçlara cevap bulmakta yetkin ve yeterli olduğu kabul edilmiştir. Yeter ki insan Allah’a imanla birlikte Allah’ın elçileri arasında hiçbir ayrım gözetmeden onların çağrısını anlayıp, ihtilaf, çekişme ve menfaat kavgasına düşme-den dünya ve ahiret saadetinin nasıl temin edilebileceği konusunda aklını kullana-bilsin (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı, c. I, s. 73).
“Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Ahzâb, 33/73)
Cenab-ı Hak, insanı yaratılmışların en şereflisi ve en mükemmeli olarak yarat-mıştır. İnsana akıl gibi çok büyük bir nimet ve güç vererek, onu bütün diğer canlıla-ra üstün ve hâkim kılmıştır. Aklı sayesinde insan; kendisinden çok daha güçlü olan tabiat varlıklarına hükmedebilmektedir. Örneğin çok büyük gemiler inşa ederek denizlere hükmedebilmekte, çok büyük uçaklar ve uzay araçları yaparak göklere hâkim olabilmektedir. Barajlar yaparak azgın nehirlere gem vurmakta, onları içme-de, sulamada ve enerji üretiminde kullanmakta, rüzgârdan bile enerji elde ederek, onu kendisine faydalı hâle getirebilmektedir. Bu kadar büyük nimete sahip olan insanın sorumlulukları da büyük olacaktır. İşte bundan dolayı Allah, en büyük so-rumluluğu da insana vermiştir. Göklerin, yerin ve dağların kaldıramadığı emaneti insan yüklenmiştir (Ahzâb, 33/72).
İnsana yüklenen emanetin ne olduğu konusunda, İslam bilginleri tefsir kitapla-rında çok geniş açıklamalar yapmışlardır. (Elmalılı Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3934, İstanbul, 1971; Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, IV, 406, Ankara, 2006) Biz bu büyük emaneti, özet olarak şöyle ifade etmek istiyoruz: Tevhidi, yani yaratıcımızın birliği-ni kabul etmek ve başka insanlara da anlatmak, Allah’ın bize gönderdiği Kur’an-ı Kerim’de tebliğ edilen esasları yaşayarak, insanî ilişkilerimizde adaleti uygulamak ve yaratılmışların en üstünü olarak bize verilen kulluk görevlerimizi ifa etmek.
Metnini ve mealini okuduğumuz ayet-i kerimede Rabbimiz; emanetin inanan-inanmayan bütün insanlara yüklendiğini haber vermiştir. İnanan ve kulluk görev-lerini yerine getiren insanların, kul olarak işleyecekleri kusurların arkasından yapa-cakları tövbelerini kabul edeceğini, bunların Allah’ın bağışından ve merhametinden de bol bol faydalanacaklarını ancak kendisine şirk koşanların ve münafıklık yapan-ların ise hak ettikleri cezaya çarptırılacaklarını bildirmiştir.
Ayetin müminlerle ilgili olan tövbe bölümü üzerinde biraz daha durmak istiyo-ruz. Bilindiği gibi insan hem günah hem de sevap işleyebilecek şekilde yaratılmıştır. İdeal olanı, bir Müslümanın bütün hayatında hiç günaha bulaşmadan yaşamasıdır. Ama ne yazık ki bunu hepimiz başaramıyoruz. Hayatımızda hayırlı işleri çokça işle-diğimiz gibi, ara sıra da günaha bulaştığımız oluyor. İşte günah olan bir davranışta bulununca yapacağımız ilk iş, yine Allah’a yönelmek, yaptığımız kötülükten dolayı af dilemek olmalıdır.
Biz af dileme yoluna yönelir, yaptığımız günahtan pişman olur, tövbe eder ve bir daha aynı günahı işlememeye kesin karar verirsek, Rabbimiz de inşallah tövbemizi kabul eder ve bizim günahımızı affeder. Çünkü Rabbimiz tövbe edip durumlarını düzeltenlerin kurtulacağını, kendisinin bizim tövbelerimizi kabul edeceğini, tövbe-leri çok kabul eden ve çok merhamet eden olduğunu bize Kur’an-ı Kerim’de müjde-lemiştir (Bakara, 2/160; Mâide, 5/39; A’râf, 7/153). Ancak tövbe ettik diye gevşemeyeceğiz, eski kötülüklere ve zulümlere de dönmeyeceğiz. Çünkü Allah tövbeleri kabul edip affedebildiği gibi, kabul etmeyebilir ve cezayı hak edenleri, zalim olduklarından dolayı cezalandırabilir (Âl-i İmrân, 3/128).
Allah katında kabule şayan olan tövbenin ölüm gelmezden önce gerçekleşmesi gerekir. Yoksa kendisine ölüm gelip çatınca “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kim-seler ile kâfir olarak ölenlerin tövbesi kabul olacak tövbelerden değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlanmıştır (Nisa, 4/17–18). Allah bizi inkârdan koru-sun ve tövbeleri kabul edilmiş olan, sâlih Müslüman kullarından eylesin.
“Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.” (A’râf, 7/182-183)
“Ayetleri yalanlayanlar”dan maksat başta Ebû Cehil ve arkadaşları olmak üzere Mekkeli müşrikler ve evrensel anlamda kıyamete kadar gelecek tüm inkârcılardır. Burada yalanlamayı, imanî anlamda inkâr etmenin yanında, âyetlerin getirdiği de-ğerlere aldırış etmeyip onları etkisiz kılmaya çalışması ve insanın kendi istek ve ar-zuları doğrultusunda hareket etmesi şeklinde de düşünebiliriz. “Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.” buyruğunun manası ise, “Ben, küfürle-rinde devam etmelerine rağmen, onları dünyada bırakırım. Günahlarını sürdürüp gitsinler diye ömürlerini uzatırım. Tövbe edip hakka dönsünler ve günahtan sıyrıl-sınlar diye de isyanlarının cezasını hemen vermem. Çünkü onlar, benim elimden kurtulamaz ve beni aciz de bırakamazlar” şeklindedir.
Buna göre, Allah (c.c) âyetlerini yalanlayan inkârcıları bu kötü niyetleri ve dav-ranışları sebebiyle hemen cezalandırmayıp belki bu davranışlardan pişmanlık du-yarak tövbe etmelerine imkân tanımak için mühlet vermektedir. Bu kişilere verilen mühletin ve tanınan imkânların, eğer akıllarını başlarına almazlarsa, azgınlıkta daha da ileri giderek şımarmalarına, günahlarını daha da arttırmalarına devam ederlerse zamanla bu tutumun helaklerine sebep olacağı ifade edilmektedir. Ayrıca, İslam dini ve Müslümanlar için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurarak birtakım tu-zaklar kurmaya ve onları çökertmeye çalışan inkârcıların bu planlarını boşa çıkaran Allah’ın kusursuz, adaletli ve hikmetli planının olduğu da bildirilmektedir (Kur’an Yolu, 2/499).
Yüce Allah burada bir toplumun çöküşünün hem sebebini hem de biçimini gün-deme getirmektedir. “Allah’ın âyetlerini yalanlamak ve onları yok saymak”, helakin sebebi sayılırken. “Bilmedikleri noktalardan peyderpey helâke sürüklenmeleri” de çöküşün biçimini açıklamaktadır. Ayrıca, bu ayette; helakin manevî bir sebebi olan inançsızlık ve ahlaksızlığın sosyal çöküşün temeli olduğu vurgulanmaktadır. Ancak bazı insanlar, kendi zevk ve sefalarına dalmalarından ötürü bu gerçeğin farkında değillerdir. İnsan, bazen kendisine şu soruyu sorar: İnançsız, ahlaksız ve zalim ki-şiler, ihtişam ve keyif içerisinde bir hayat sürerlerken buna karşılık inançlı, ahlaklı, dürüst ve erdemli kişiler niçin sıkıntı içinde yaşamaktadırlar? Bu soruyu şu şekilde cevaplamamız mümkündür: İnsan mutlak surette çalışmasının karşılığını almakta-dır. Ayrıca yüce Allah, sevdiği kullarının hata ve kusurlarının cezalarını bu dünyada vererek onları günahsız olarak katına kabul etmek isteyebilir, inkârcıların cezalarını ise ahirete erteleyebilir. Diğer taraftan inkârcıların cezalarının ertelenip kendileri-ne süre tanınması, onların ceza görmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü bir müddet sonra Allah (c.c) şaşmaz planı gereği onları cezalandıracaktır. Konu ile ilgili olarak başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık ele-başlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkında-ki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.” (İsrâ, 17/16)
O halde ilgili âyette, Allah (c.c) kâinata koyduğu kurallara karşı gelen kullarına bu kuru inatlarından dönmeleri için nasıl mühlet tanıyorsa, bizler de sorumlulu-ğumuz altındaki kişilerin hata ve kusurlarını telafi edecek kadar kendilerine fırsat tanımalı; hemen onları cezalandırma yolunu seçmemeliyiz. Yanlış yolda olanlara pişman olup bu hatadan dönmelerini temin edecek kadar mühlet vermeliyiz.
“Allah, onunla rızası peşinde olanları selamet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.” (Maide, 5/16)
Dinimiz İslam’ın gayesi yeryüzünde yaşayan bütün insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır. Dareyn saadeti diyebileceğimiz bu mutluluğun yolu bire-yin yaratıcısı ve yaratılanlar ile iletişiminde ortaya koyduğu tutum ve davranışlara ve bunların özünde bulunan niyetine bağlıdır. Yüce kitabımız Kur’an’ı örnek ahlakıyla hayata taşıyan Peygamberimiz ortaya koyduğu mükemmel insan profili ile bizleri Allah katında değerli kılacak olan tutum ve davranışlar konusunda aydınlatmış-tır. Ayrıca Allah katında makbul sayılan amellerde bulunması gereken öz (niyet) konusunda da dikkatimizi çekmiştir. Buna göre ortaya koyduğumuz bütün tutum ve davranışlarımız ancak Allah rızasına yönelik olursa Allah katında değer bulur. Özünde Allah rızası bulunmayan hiçbir ibadetimiz veya davranışımız Allah katında değer bulmaz.
Şurası bir gerçektir ki, dünya hayatında bizler için en büyük kazanç Allah rızası-nı elde edebilmektir. O’nun rızasını kazanabilmek demek iyi ve güzel olan her şeyi kazanmak demektir. Bu sebeple Allah rızasına nail olmak hepimizin gayesi olma-lıdır. Çünkü Allah’ın kulundan razı olması, o kul için dünya ve âhirette en büyük bahtiyarlık ve en büyük nimettir. Bu nedenledir ki, bizler birbirimizin iyiliğine kar-şılık teşekkür mahiyetinde “Allah razı olsun” deriz. Bu cümle belki de birbirimize yaptığımız en güzel duadır.
Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek öncelikle O’nun gönderdiği son peygam-ber Hz. Muhammed (s.a.s)’e teslim olmakla olur. Yine Rabbimizin gönderdiği son ilahi kitap olan Kur’an’a tabi olmak, onu okumak, anlamak ve içerdiği insanlara hayat veren ilahi hakikatlere gönül vermekle olur. Okuduğumuz ayet-i kerimede de yüce Rabbimiz göndermiş olduğu Kur’an-ı Kerim ile rızasını arayanları mutluluk yollarına ulaştıracağını ve karanlıklardan aydınlığa çıkararak doğru yola sevk ede-ceğini haber vermektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Allah’ın rızasına ulaşmak çok önemlidir. Ancak ona ulaşabilmek de Kur’an’a ve Hz. Peygambere tabi olmaktan geçmektedir.
Davranışlarımız ve ibadetlerimizde gerçek anlamda Allah rızasını yakalayabil-mek kulluk sürecimizde erişebileceğimiz en önemli merhalelerden birisidir. Çün-kü Allah rızası için yaptığımız davranışlar Allah’ın bizden hoşnut olması sonucunu doğurur. Allah’ın bizden hoşnut olması ise onun bizi sevmesi anlamına gelir ki bu durum hadis-i şerifte teşbihle ifade edildiği üzere Allah’ın bizim gören gözümüz, tutan elimiz ve yürüyen ayağımız olması yani her zaman ve her yerde bizi koruması kollaması ve bize yar ve yardımcı olması demektir. Bu ise bizim hem bu dünyada hem de ahirette huzuru ve mutluluğu yakalamamız anlamına gelmektedir.
Yüce Rabbimizin bizden yapmamızı veya yapmamamızı istediği hususlar zaten bizim kendimiz için iyi, güzel ve hayırlı olan şeylerdir. Allah rızasını kazanmak ama-cıyla yaptığımız her şeyde mutlaka bireysel ve toplumsal hayatımıza katkı sağlaya-cak pek çok güzellik bulunmaktadır. Bir yoksulu doyurmak, bir yetimin başını ok-şamak, bir hastayı ziyaret etmek vb. güzel tutum ve davranışları sergilemek bireysel açıdan bizim ruhen çok farklı bir tatmin duygusu yaşamamızı sağlarken, toplumsal açıdan ise dinimizin önemle üzerinde durduğu sevgi, barış ve kardeşlik filizlerinin insanlar arasında yeşermesine vesile olur. Ayrıca dinimiz tarafından yapılması ya-saklanan şeylerden uzak durmak da bize Allah’ın rızasını kazandırır ve bütün bu yasaklar da bizim iyiliğimiz, huzur ve mutluluğumuz içindir.
Yüce Rabbimiz bizim herhangi bir davranışımızı niçin yaptığımızı ve kalbimizin derinliklerinde hangi niyeti taşıdığımızı bilir. Şunu unutmayalım ki, içinde Allah’ın rızası bulunmayan hiçbir davranış ve ibadet Rabbimizin katında değer bulmaz. Sev-gili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde bu durumu şöyle izah etmişlerdir:
“Kıyamet gününde ilk defa bir şehit hakkında hüküm verilecek ve Allah ona ne yaptı-ğını sorduğunda;
Senin uğrunda çarpıştım, şehit oldum diyecek. Fakat Cenab-ı Hak ona
Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan birisi getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
İlim öğrendim ve öğ Senin rızan için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teala onaYalan söyledin. İlmi sana âlim desinler diye öğrendin ve Kur’an’ı da güzel okuyor desinler, diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O da yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Sonra da zengin bir adam getirilecek. O da malını Allah rızası için harcadığını söyle-yecek. Allah ona da; Yalan söyledin. Malını cömert adam desinler diye sarf ettin diyecek ve o da diğerleri gibi cehenneme atılacak.” (Müslim, “İmâre”, 152; Nesâî, “Cihâd”, 22; Müsned, 2/322)
Rabbimiz bizleri bu duruma düşmekten korusun. Bizlere rızasına uygun düşen tutum ve davranışları yapmayı ve rızasını kazanmayı nasip eylesin. Şunu unutma-yalım ki, Allah rızası olmadan başarı olmaz, mutluluk olmaz ve Müslümanın en uzun yolculuğu olan cennete ulaşılmaz. Öyleyse her işimizde, her davranışımızda, konuşmamızda, oturmamızda, kalkmamızda, dostluğumuzda, arkadaşlığımızda, komşuluğumuzda sözün özü hayatımızın her anında Allah rızasını gözetmeliyiz.