Sicn ne demek?
Arapça, hapishane demektir. Bir vücûd mertebesi olup, günahkarları karanlık süflî tabiat derekelerinde, hakir düşürür.
Cennette bir ağaç. Mahlûkun Allah’a doğru giderken ulaşabileceği son nokta. Bundan sonrası sadece Allah’a mahsustur. Sidreden sonrasına ulaşmak mümkün değildir. Zira, mahlûk, burada mahv olmuş, toz hâline gelmiş, silinmiştir. Sırf yokluğa bitişiktir. Sidreden sonrası için mahlûkun bir vücûdu yoktur. Sidre ağacına, iman da denmiştir. Hz. Resûlullâh (s), “karnını, Sidr ağacının meyvesi (Nebk) ile doyuranın, kalbini, Allah iman ile doldurur” der. Kaşanî, sâliklerin yaptığı yolculuğun ilim ve amellerinin bittiği sidre noktasına, berzah adı verir.
Ahiret kardeşi. Arapça muâhât, Türkçe kardeşleşmek, kardeş tutmak şeklinde ifâde edilir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacirlerle, Ensar arasında kardeşleşme olayından kaynaklanan bir uygulamadır.
Arapça, altın paranın üzerine basılan nakış ve yazı anlamına gelir. Mevlevi külahına da sikke denir. Döğme keçeden yapılan, yekpare, bal rengi yahut, beyaz, bir karış dört parmak uzunluğunda, içice geçmiş iki katlı külaha denir. Sikke üzerine genellikle sarık sarılır. Sarık sarılmayan sikkeye, dal sikke, dal kavuk, veya dal fes denir.
Dû cihanda eğer altın ola dersen şânın,
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ’nın.
Mevlevi Hüdâyî Dede
Mevlevîlikte üç mertebeli külah vardır: 1. Mertebe, teberrük ve emanet külahı; mutfakta çile çıkaranlara ve muhiblere giydirilir. 2. Mertebe, irâdet külahı; hizmetini tamamlamış dervişlere giydirilir. 3. Mertebe, hizmet külahı; sülük tamamlayıp, hilâfet alanlara giydirilir.
Arapça-Farsça, sikke giyen demektir. Sikke giyenler hakkında kullanılır.
Hakk’a îsâl eyleyen şehrâhı bul,
Âlem-i kesrette vahdetgâhı bul.
Sikke-pûş ol, zevk-i eyvallahı bul.
Gel harîm-i aşka gir, dilhâhı bul.
Mâsivâ’dan el çeküb Allah’ı bul!
Tokadîzâde Şekib
Arapça, zincir demektir. Tasavvuf okullarındaki maneviyat öğretmenleri zinciri. Bu zincirin son halkası Hz. Muhammed Mustafa (s)’dır. Üveysîlerde, doğrudan doğruya Allah’dan feyz alınması münasebetiyle, silsile söz konusu değildir. içinde sâdât-ı kiram’dan (Hz. Peygamber (s)’in sülalesinden) kişilerin bulunduğu silsileye “silsiletü’z-zeheb” (altın zincir) denir. Silsileden bahseden eserlere, silsilename adı verilir.
Farsça, otuz kuş demektir. Efsanevî Kâf Dağının ardında yaşayan, adı var kendi yok bir kuş. Allahü Ta’alâ’nın üfürdüğü insanî (ilâhî) ruhu, geldiği asıl vatanına (Kaf Dağı’nın ardına) dönecek, orayı aşacak otuz kabiliyetle donatmıştır. Kuş, yükselişin sembolüdür. Ruh, bu otuz kuş (yani otuz olumlu yetenek) ile, geldiği yere döner. Simurg’a şu anlam da verilmiştir: İnsan-ı Kâmil. Mantıku’t-Tayr’da otuz kuşun yedi vadiyi geçtikten sonra ulaştıkları padişah, Allah.
Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihanın rahatı.
Gör ki Simurg’un ne damı var, ne de sayyâdı var.
Koca Râgıb Paşa
Farsça, kimya demektir. Bakırı altına çevirme hüneri, ilm-i Simya’yı mürşid-i Kâmiller bilirler. Onlar Allah’ın izniyle, değersiz bakır gibi olan insan nefsini, yirmi dört ayar altına (nefs-i kâmile’ye) dönüştürürler. Kötü ahlâkı, iyi ahlâka dönüştürme san’atı.
Sin, Türkçe’de mezar anlamına gelir. Büzür (doğrusu bizr olacak) de, Arapça tohum demektir. Bu şekilde, atasözünün anlamı “mezarda tohum bitmez” şeklinde olur. Erbab-ı tarikat, sır konuşulurken, yanlarında yabancı birisi varsa, bu atasözünü söyleyerek susulmasını ihtar ederler. Bu atasözü, genellikle alevîler arasında kullanılır.
Farsça, göğüs demektir. İlâhî ilim, ilim sıfatı Yüreği temiz kişilere “sine-saf” denir. Sineye çekmek, tahammül etmek, sabretmek anlamına gelir. On Muharrem’de şiîler, yaptıkları âyinlerde, göğüs ve sırtlarını döğerek kan akıtırlar. Bunu yapan kişiye “sine-zen” adı verilir. Ki bu, Türkçe’de “göğüs döğen” demektir.
Âşıkların, aşklarının kaynamasıyla göğüslerini yırtmaları hakkında “sineye elif çekmek” diye kullanılan bir tâbir vardır. Hoşlanılmayan bir Divan Edebiyatı örfüdür. Tasavvufta mutlak cemalin, mecazî süflîliğe indirilmesi ile ilgili bir kullanımı vardır.
Arapça bir şeyin hâlis olanı, asi, sır, kök vs. gibi anlamları olan “sır” kelimesinin çoğuludur. Tam olarak vuslata erme durumunda, sâlikin mahvolması. “Dostlarım kubbelerimin altındadırlar. Onları Ben’den başkası tanımaz”, kudsî hadisi ile, bu grup Allah adamlarına işaret olunmuştur.
Farsça olan bu kelime. Türkçe’de de aynı anlamda kullanılır. Kara. Zât-ı Hak. Karanlıkta, eşyalar birbirlerinden nasıl ayırt edilemezlerse, Hakk’ın idrâk üstü zâtında da, hiç bir şey birbirinden ayırt edilemez. Siyah-kârân: Kara iş sahipleri. Sülûku tamamlayamayıp yolda kalanlara denir. Siyah-rûî: Kara yüzlülük, imkân âlemi.
Arapça, sûfî kelimesinin bozulmuş şekli. Samimi dindar kişilere sofu denirken, şekilci, ham tipli dindarlara da aynı tâbir kullanılır. Necip Fazıl merhumun özden mahrum, kırıcı, itici, çirkin yüzünde güzel İslâm’ı çirkinleştiren, dindar kılıklı tipler hakkında kullandığı “ham sofu, kaba yobaz” ifadeleri meşhurdur.
Arapça, arkadaşlık yapmak, karşılıklı konuşmak vs. gibi anlamları olan bir kelime. Allah’a ulaştıran tasavvuf okullarının her biri, “hizmet” ve “sohbet” gibi iki temele dayanır. Bu ikisi, sâliki, maneviyat yüceliklerine ulaştıran vasıtadır. Sohbette, mürşid-i kâmilin ruhundaki kabiliyetlerin müride yansıması (in’ikâs) yani kabiliyet aktarımı söz konusudur. Bu yüzden Allah dostları, sohbete çok önem verirler. Hoca Bahâeddin Nakşbend Hazretleri “tarîk-ı mâ bâ suhbetest” (yolumuz sohbetledir) sözü, Nakşî yolunun ana düstûrunu oluşturur. Peygamberimizin (s) arkadaşlarına “ashâb” denilir ki, bu kelime “suhbe” masdarından türemiştir. Hz. Resûlullah (s)’ın, sahabe-i kiramı (r), sohbet yoluyla yetiştirmesi, sûfiyye yolunda vazgeçilmez, göz ardı edilemez bir metod olarak kabul edilmiştir. Bazı tasavvuf okullarındaki şeyhler, hırka giydirerek nisbeti naklettiği için “hırka şeyhi” adını aldığı gibi, sohbetle nisbet geçiren şeyhler de “sohbet şeyhi” olarak anılmıştır.
Arapça, simât kelimesinin bozularak kullanılmış şekli olup, sofrası, uzunca dizilmiş yemek sofrası, dizi, kenar ve saf gibi anlamları vardır. Bektaşî ve Mevlevîler tarafından kullanılan bez veya meşinden yapılmış sofra. Üç türlü somat vardır: 1. Gezgin dervişlerin kullandığı etrafında halka bulunan somat, 2. Dergâhlarda kullanılan somat, 3. Uzunca ve düz olan, bu yüzden de “elîfî” adını alan somat.
Sofracı demektir. Mevlevi ve bektâşîlerde, sofrayı kurup toplamakla görevli kişi.
Gınâ-yı kalb kadar nimet olmaz ehl-i dilde,
Bu tekkenin fukarası somat bilmezler.
Nailî
Mevlevî tekkelerinde, yemek yendikten sonra okunan gülbange “somat gülbangi” denir. Bu gülbank şöyledir: “Mâ sûfiyân-ı rahîm, mâ tablahar-ı şahîm, payende dar yâ Rab. în kâse-i âb u nânrâ Elhamdülillah. eş-Şükrü lillah, Hak berakâtın vire! Erenlerin han-ı keremleri müzdâd ve sâhibü’l-hayrât güzeştegânın rûh-ı şerifleri şad ü handan, bakîleri selâmetde ola! Demler safâlar ziyâde ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırrı-ı Şems, kerem-i İmam-ı Alî Hû diyelim Hû!”
“isteyen ve istediği konuda ciddî olan, hedefine ulaşır” (men talebe ve cedde vecede) kelâm-ı kibarında ifâde edildiği gibi, Ka’be’ye ulaşmayı gaye edinen kişi sora sora ona ulaşır. Arapça’da “suâl”, hem sormak, hem de istemek manasınadır.
Mevlevî tâbiridir. Dervişliğe ikrar verip, dervişlik kisvesine bürünmek, tasavvufî mânâda soyunmak, yani dünyadan soyunup sıyrılmaktır. Mevlevîlikte de, 1001 günlük çile için ikrar verip hizmet tennuresini giyinmeye, soyunmak denir.
Tasavvuf söz değil, yaşama işidir. Bir başka deyişle, tasavvuf ehli, laf (kâl)’a değil, yaşama (hâl)’ya önem verir. Ancak konuşma söz konusu olduğunda, Hz. Peygamber (s) gibi, az sözle çok mânâ ifâde etmeye (camiu’l-kelim olmaya) dikkat ederler. Söz ile ilgili çok sayıda atasözü ve deyiş vardır. Bunların bir kısmı şöyledir: Söylenen sözün, başa gelecek belâya bağlı olduğu hususu “sözün canı vardır” atasözüyle anlatılmak istenir. Kalabalık toplantılarda, uluorta konuşulmaması gerektiğini ifâde etmek üzere, “söz vardır halk içinde, söz vardır hulk içinde” denir. (Likülli meclisin makâl ve likülli mahallelin bakkal). Sözün etkili bir yanı olduğunu belirtmek üzere, “söz vardır işi bitirir, söz vardır başı yitirir” atasözü kullanılır
Söz ola kese savaşı, söz ola y iti re başı,
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Yunus Emre
Susmanın ariflik gereği olduğunu belirtmek veya dinleyenin, söyleyenden daha anlayışlı olması icâbettiği, “söyleyenden, dinleyen arif gerek” atasözüyle anlatılır. Her insan dilinin altında gizlidir yani her insan konuşmasıyla kendini ele verir. Bu konuyla ilgili olarak söylenen diğer atasözüleri de şu şekildedir: “Söz, adamın mihengidir”. Anlamsız konuşan kişi “söz söyledi balkabağı” karşılığını görür. Gösteriş ifâde eden davranışlara “sözde” denir, zira sahtedir. Kişinin değeri için, şu atasözü gündemdedir: “Kelâmından olur ma’lûm, kişinin kendi mikdarı”.
Allah diriyi sudan yaratmıştır. Tasavvufta toprak, hava, ateş gibi su da karakterolojik teşekkül ile ilgili dört unsurdan biri olarak görülür. Su dağıtana “su gibi aziz ol” denir. “Sular alçaktan akar”, “suyun yüzü yerde” atasözleri de alçak gönüllü olmayı ifâde eder. Feyzin kaynağından istifade edilmesini belirtmek üzere, “suyu başından içmek gerek” denilir.